Tag Archive | açık yapıt

Umberto Eco Göstergebilimi

Nil Göksel

“Umberto Eco’da Yorumlamanın Sınırları”, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, Ankara:2006

1960 sonrası yıllarda göstergebilimin önemli temsilcilerinden biri olan Umberto Eco sanat, yazın kuramı, kitle iletişim olgusu konuları yanı sıra dil ve gösterge kavramlarına ilişkin çalışmalar yapar. Genel gösterge dizgelerini çözümlemeye ve kültür olaylarını göstergebilim açısından görmeye çalışan Eco, Ch. S. Pierce göstergebiliminin ışığında, göstergenin hiçbir zaman mutlak son anlamının elde edilemeyeceğine dair bir sav içeren “sınırsız anlam” fikrini geliştirir. Eco, göstergebilim üzerinde henüz pek yoğunlaşmadığı 1975 öncesi dönemde Opera Aperta’yı (Açık Yapıt) yayınlamıştır. Bu çalışma, Eco’nun her tür sanat yapıtının bir niteliği olarak gördüğü “açıklık” kavramına odaklanır. Eco’ya göre sanat yapıtları, açıklık  niteliklerinden dolayı pek çok farklı yoruma izin verirler.  Bununla birlikte, yapısalcılığa karşı giderek daha çok yükselen yapıbozumcu seslerin duyulduğu bir zaman diliminde Eco, bir sanat yapıtına ya da bir metne ilişkin yapılan yorumların sınırsız sayıda olacağına dair görüşe karşı kuşkularını dile getirir. Eco, açıklık ile yorumu kimi yönden sınırlandıran etkenler arasında bir diyalektik kurmak ister. Bu bakımdan Eco, Pierce’ün “sınırsız anlam” kavramı ele alıp geliştirirken, sınırsız anlama sınırlar çizmek, yoruma ölçütler aramak için Peirce göstergebiliminin yolunu izler. Eco’nun bu çabası gösterge kavramı izleğinde takip edilebilir.

1. Göstergebiliminde Ayrımlar

Eco, göstergesel olguları kültür olguları ile eş kapsamlı görmeye çalışır. Hem doğal hem de kültür olgularının dahil edilmesiyle göstergebilim, hayvanları inceleyen göstergebilimden, ideolojilerin araştırılmasına, mantık, cebir, kimya gibi biçimleştirilmiş dillerin, gramatolojik ve müzik dizgelerinin, doğal dillerin, görsel iletilerin, anlatı dilbilgilerinin, sözbilimin, kültür tiplendirmelerinin, estetiğin ve kitle iletişimin alanlarına kadar uzanır. (Eco, 1982:137-138) Eco göstergebilimi, anlamlama ve/ ya da bildirişim olgusunu kapsayacak bileşik bir incelemenin kuramsal olanaklarını ve toplumsal işlevlerini araştırma amacındadır. Bu araştırmanın sınırları çok geniş tutulmuştur, ancak pek çok çeşitli nesne ve olayları göstergelere dönüştürerek kültürü bütünü ile kendine inceleme konusu edinen bir bilim dalı tasarısı, Eco’ya göre göstergebilimsel “yayılmacılık” izlenimi uyandırabilir. Bir bilim dalı “her şeyi” kapsamayı hedeflediğinde tehlikeler artar. Yine de böyle bir göstergebilim kuramının araştırma sınırları şuna göre saptanabilir: Başka bir şeyin anlamlı olarak yerini tuttuğu varsayılabilen her şey göstergedir. Göstergebilim de, gösterge olarak kabul edilebilecek olan her şeyi inceler. Gösterge kendi yerini tuttuğuna göre de bu başka şeyin varolması ya da gerçek olması koşulu aranmaz, ilke olarak göstergebilim yalan söylemekte kullanılabilen her şeyi inceleyen bilim dalıdır. (Eco, 1982:135)

Bununla birlikte bir kuramın görevi yalnızca kendi nesnesini ayırıp belirlemek değildir, bu nesneyi öncekinden daha iyi biçimde aydınlatmak ve nesnenin ancak bu açıdan gerçekten anlaşılabileceğini göstermektir. Eco’ya göre göstergebilim bunu henüz yapabilecek durumda değildir, çünkü çok genç bir disiplindir, henüz ancak bin yaşındadır. Buna karşın üstünden gelmesi gereken çok güç bir görevi vardır, çünkü neredeyse her şey bu başlık altına girer. (Eco, 1987:40)

Bir göstergebilimsel alanın betimlenmesi ilk bakışta bir bildirimsel davranışlar dizgesiymiş gibi görünebilir ve bunun sonucu olarak, göstergebilimin tüm kültürü bidirişim süreçleri olarak incelediği akla gelebilir. Ancak Eco’ya göre, bu süreçlerin her biri yine de varlığını yalnızca altında bir anlamlama dizgesinin bulunuşuna borçludur. Eco bu ayrımı belirgin kılmak ister, çünkü Eco’ya göre, bir bildirişim göstergebilimi ile bir anlamlama göstergebilimi arasında büyük bir ayrılık bulunduğu doğrudur, ama bu ayrım giderek aracılığa yer bırakmayan bir karşıtlığa dönüşmemelidir. (Eco, 1982:135)

Bu doğrultuda Eco, bir bildirişim sürecini, bir belirtkenin (ille de bir gösterge olması gerekmez) bir kaynaktan, bir aktarıcı yolu ile, bir oluktan geçerek, bir alıcıya (ya da gönderildiği herhangi bir yere) iletilmesi olarak tanımlar. Bu süreç içinde gerçekleştiğinde belirtkenin hiçbir “anlamlayıcı” gücü yoktur. Alıcıyı ancak bir dürtü biçiminde etkiliyebilir. Bu durumda bilgi iletilmesi olduğu söylenebilir ancak anlamlama olayı söz konusu değildir. Alıcı bir insan olduğu zaman ise (kaynağın da insan olması gerekli değildir, insan alıcıya bildiği kurallara uygun bir belirtke göndermesi yeterlidir) tersine bir anlamlama süreciyle karşı karşıya kalırız; ancak bu da belirtkenin yalın dürtü olarak iş görmekle kalmayıp, alıcıyı yorumlayıcı bir yanıta yöneltmesi koşuluyladır. Anlamlama süreci ancak bir düzgü varolduğu zaman gerçekleşir. Bir düzgü hazır bulunan birtakım kendilikleri hazır bulunmayan kendiliklerle eşleştiren bir anlamlama dizgesidir. Temelde birtakım kurallara dayanarak, alıcının somut olarak algılayabileceği bir şey başka bir şeyin yerini tuttuğu her sefer, anlamlama olgusu gerçekleşir. Bununla birlikte, alıcının algılama edimi ve yorumlayıcı davranışı anlamlama ilişkisinde mutlaka gerekli koşullar değildir: Düzgüde bir şeyin yerini tutan şey ile o şey arasında bir bağlantının kurulmuş olması yeterlidir; her olası alıcı için geçerli bir bağlantıdır bu, aslında herhangi bir alıcının var olması ya da ileride var olacak olması gerekmez. (Eco, 1982:136-137)

Demek oluyor ki, anlamlama dizgesi tümüyle soyut, varlığın somutlaştırılmasına yarayacak herhangi bir bildirişim edimi ile ilişkili olmayan, bağımsız bir gösterge yapısıdır. Buna karşın, her bildirişim süreci varolabilmek için bir koşul olarak bir anlamlama dizgesinin varlığını gerektirir. Buradan hareketle Eco için pek istenecek bir şey olmamakla birlikte, bir bildirişim göstergebiliminden bağımsız bir anlamlama göstergebilimi saptanabilir ama anlamlama göstergebiliminden bağımsız bir bildirişim göstergebilimi saptamak olanaksızdır. (Eco, 1982:137)

Bu iki yaklaşım biçiminin değişik yöntembilimsel doğrultular izlediklerini ve birbirlerinden farklı ulam düzenleri gerektirdiklerini görebiliriz, ancak kültür süreçlerinde iki olgunun birbirleriyle iç içe olduklarını da kabul etmek gereklidir. İşte bu yüzdendir ki, göstergebilimin üzerinde çalışacak kimse, zaman zaman bu birbirinden ayrı iki görüş açısından birine ya da ötekine bağlı gözüken araştırmaları birlikte dikkate almak zorundadır. Eco’ya göre bu noktalar bir kez belirlendikten sonra, araştırma alanlarının, ister görünürde “doğal” süreçlere ilişkin olsunlar, ister herkesçe karmaşık “kültür” olgularının kapsamına sokulsunlar, sonuçta hepsinin göstergebilim alanının değişik görünümleri olarak ele alınabilmesinin olanaklılığı ortaya çıkar. (Eco, 1982:137)

Bildirişim amacıyla yaratılmış dizgedeki göstergeleri yine bildirişim sürecindeki işlevleri açısından araştıran ve dilbilimin betimleme yöntemlerini kullanan etkinlik alanıyla yani semioloji’yle, bir dizge içindeki anlamların oluşumunu, üretiliş biçimini yeniden yapılandıran ve bu amaçla kendine özgü bir kuram geliştiren etkinlik alanını yani semiyotik’in, Türkçe’de aynı terimle (göstergebilim terimiyle) belirtilseler de birbirinden farklı olduklarını hatırlamak gerekir. Göstergeleri bildirişim açısından inceleyen birinci etkinlik (semiyoloji), “gerçekçi” bir yaklaşımı benimsediğini söyleyerek, doğada varolan, gözlemlenebilir, somut, fiziksel nesneleri betimliyormuş gibi, “dil”e ve “dilyetisi”ne gözlemlenen boyuta yaklaşır. Daha çok dilbilim yöntemlerinden, özellikle de işlevsel dilbiliminden yararlanan bu yaklaşım biçimi bildirişim göstergebilimi diye de adlandırırlır. İkinci yaklaşımsa “dilyetisi”ni gözlemlenecek tek katmanlı bir nesne olarak değil, oluşturulmuş, “inşa edilmiş”, anlamsal katmanlardan kurulu bir bütün olarak görür ve onun üretiliş biçimini anlamak için, kuruluşunu, oluşum sürecini yeniden kavramaya ve yeniden anlamlandırmaya çalışır. Bunu gerçekleştirirken de gözlemlenebilen dil olgularını betimlemekle yetinen bir tutum olmayı değil, genel bir “dilyetisi” kuramını yaratmayı, bir bilim kuramı biçiminde düzenlemeyi amaçlar. Bu ikinci yaklaşım da anlamlama göstergebilimi (semiyotik) diye adlandırılır.” (Rifat, 2000:128-129)

Böyle bir ayrımın kaynağında, göstergebilimi temellendirmiş olan Saussure ve Peirce’ün farklı yaklaşımları vardır. Bildirişim göstergebilimi, Saussure’ün gösteren ile gösterilen arasında bir eşdeğerlilik ilişkisini kurmasından ötürü, göstergeden alıcıya bilgi iletilme sürecine, alıcının bu bilgiyi sağlarken iletinin kodlarını çözme sürecine vurgu yapar. Eco’nun Peirce çizgisini izlemesi ise, Eco’nun yorumlama süreçlerine odaklanmasına neden olur. Eco’nun Peirce göstergebiliminin bir sonucu olan sınırsız anlam düşüncesine varması ve bu kavrama ilişkin sınırlandırmaları da yine Peirce göstergebilimi ışığında olur.

2. Gösterge

En eski gösterge tanımlarına göre, bir gösterge stat pro aliquo aliquid’dir (bir şeyin başka bir şeyin yerini almasıdır). Stoacıların akılda kalıcı örneği ile söylenirse, ateşin yerini alan duman, bir göstergedir. Burada ardıl’ı açıklayan bir öncül söz konusudur. Ancak öncülle ardıl anıştırmanın mantıksal ilişkisi içinde edindikleri değere sahiptirler: Zamandizinsel bir ilişki söz konusu değildir, çünkü ateşle dumanda olduğu gibi ardıl, öncülün zamandizinsel açıdan az ya da çok uzak bir nedeni olabilir. Yani, söz edilen örnekte öncül, ateşin olası varlığına işaret eden dumandır. Bu bakımdan öncül (duman), ardılın (ateşin) yerini almıştır. (Eco, 1997a:73) Bununla birlikte Eco’ya göre göstergeyi tanımlamak için yalnız bu değil, şu koşullar da zorunludur:

1. Öncülün, ardılın göstergesi olabilmesi için gizilgüç olarak var ve algılanabilir olması, ardılınsa zorunlu olarak var olmaması gerekir. Çünkü ateşten çıkan duman görüldüğünde, duman ateşin bir göstergesi olarak düşünülmez. Ardılın yani sonucun yokluğu iki biçim alır: Biri, göstergenin varlığı için birincil olarak gereklidir, yani ardıl benim algısal alanımın dışında olmalıdır. Öteki ise seçime bağlıdır; sonradan gelenin uzak nedeni olarak göstergeyi yorumladığım anda maddesel olarak artık var olmayabileceği anlamında ki; buna örnek, tarih öncesi hayvanların izleridir.

2. Öncül ardıl tarafından üretilmiş olabilir; ardıl var olmasa, hiçbir zaman var olmuş olmasa da. Örneğin, birilerinin ateş yandığına inandırmak için kimyasal araçlarla duman ürettiğini düşünebiliriz. Gösterge, dünyanın durumu hakkında yalan söylemeye de yarayabilir.

3. Gösterge yalan söylemek için kullanılmış olabilir; çünkü öncül (anlatım), ardıl’ın ne gerekli ne de etkin nedeni olmasını ister. Öncülün ardılın nedeni olabileceği varsayılır ama ille de onun nedeni olması gerekmez.

4. Öncül (ya da anlatım) göndergeyle değil, anlattığı şeyle; az ya da çok onun genel içeriğiyle bağlantılıdır.

5. Stoacıların göstergebilimi daha fazlasını söyler: Stoacı gösterge cisimsizdir. Duman maddesel bir olgu olarak bir gösterge değildir. İki önerme arasındaki ilişki anıştırma ilişkisidir (‘Duman varsa, ateş de vardır’; bu bir yasanın terimlerine de çevrilebilir: ‘Nerede duman varsa, orada ateş olduğu varsayılmalıdır’) Göstergebilimsel ilişki, demek ki, bir öncül tipiyle bir ardıl tipini birbiriyle ilişkilendiren bir yasa’dır. Gösterge, bu dumanın beni o ateşe göndermesi olgusu tarafından verilmemektedir: Duman gibi algılanabilir olayların genel sınıfı, ateş gibi tanımlanabilir olayların genel sınıfına gönderme yapar. Bağıntı tipler arasında meydana gelir, olaylar arasında değil.

6. Göstergebilimsel bağıntının tipler arasında meydana gelişi, onun karşılıklı olayların üretilip içinde taşındığı kanal ya da maddesel ortamdan bağımsız olduğunu gösterir. Duman/ateş göstergebilimsel ilişkisi, duman kimyasal olarak üretilse, sözel olarak adlandırılmasa da ya da imgelerle yansıtılmış olsa da, göstergebilimsel bir ilişki olarak kalır. Mors alfabesine göre, noktalarla çizgileri alfabenin harflerine bağlayan ilişki, basit elektrik sinyalleri gibi iletilse de, bir tutuklunun hücre duvarı tıklatılsa da, değişmez.

7. Son olarak Eco, Peirce’cü yaklaşımı temelinde, stoacı gösterge kavramını bir ölçüde geliştirir. Bu doğrultuda Eco, bir anlatım içeriğinin yorumlanabilir olduğunu söyler. Dumanı gördüğünde biri ateşten söz ettiğinde, ona ne kastettiği sorulabilir. O da, ateşi; imgesini göstererek, sözel bir tanım yaparak, termik bir duyarlılık çağrıştırarak ya da yaşanılan bir olayı hatırlatarak bir açıklama yapabilir. Aynı şekilde, “Atila” adı söylendiğinde, bu adın anlamının ne olduğu sorulabilir; o zaman cevap verecek kimsenin bize Atila’yı bulup getirmesi gerekmez. Bunu bir biçimde açıklayabilir yine de; örneğin, dün tanıştığım adam ya da bu kedinin sahibi der, bahçedeki heykeli yontmuş olan sanatçı ya da başını şöyle şöyle tutarak yürüyen adam gibi bir açıklama yapar. Bu durumda yalnızca her yorum içeriği tanımlamakla kalmaz, aynı zamanda, kendi usulünce, onun hakkında daha çok şey bilir kılar bizi. (Eco, 1997a:73-75)

Eco için göstergenin en önemli iki özelliği yalan söylemede kullanılabilmesi ve bizi işaret ettiği şey hakkında daha bilgili kılabilmesidir. Bu bakımdan Eco, göstergeyi bir kimlik, yerini tuttuğu şeyin bir aynası ya da yerini tuttuğu şeyin bir benzeri olarak düşünmez; bunun yerine Peirce’ün göstergeyi, onu bilmekle hakkında daha fazlasını bileceğimiz şey olarak tanımlayan savından hareket eder. Eco’ya göre gösterge yorumlama için verili bir yönergedir ve bir uyarıcıyla başlayıp tüm çıkarımsal sonuçların bunun peşi sıra geldiği bir işleyiş biçimini gerektirir. Ancak tüm bu çıkarımsal zincir sonucunda, göstergenin kendisiyle çeliştiği bir noktaya gelinebilir. Bu olanaklı olmasa sanattan ve edebiyattan sözedilemez. (Eco, 1984:26)

Eco, hem göstergenin sanatta kullanımını, hem de gösterge kavramını kendisini daha belirginleştirmek için aynalar örneğini üzerinden ilerler. Eco’nun sorusu aynaların semiyozik bir olgu olup olmadıklarıdır. Eco, semiyozi ile semiyotik arasındaki karşıtlığı bu noktada vurgular: Semiyozi, insan varlıklarının (kimilerine göre meleklerle hayvanların da) tipik bir özelliğidir. Bu özellik sayesinde, Peirce’ün dediği gibi bir işaret ve onun nesnesi ya da içeriği ve de onun yorumu işin içine girer. Semiyotik, semiyozinin ne olduğu üstüne kuramsal olarak düşünür. Eco’ya göre semiyotik; yani göstergebilimci, semiyozinin ne olduğunu hiçbir zaman bilmeyen, ama ne olduğu uğruna yaşamını harcayan kişidir. (Eco, 1997a: 57)

Aynaların semiyozik bir olgu olup olmadığı, daha doğrusu, aynaların yüzeylerine yansıyan imgelerin göstergeler olup olmadığı sorusu, göstergeleri de birer ayna olarak görüp göremeyeceğimiz sorusunu getirir. Aynasal imgenin, ona yansı olarak neden olan varlığın yerini alıp almadığını görmek gerekir. Aynanın karşısına geçtiğimizde, algıladığımızın bir aynasal imge olduğunu ortaya koyduktan sonra, her zaman aynanın ‘geçeği söylediği’ ilkesinden yola çıkarız. Ayna ona vuran şeyi, öylece vurduğu gibi kaydeder, yani hiç de insanca olmayan bir biçimde doğruyu söyler. Beyin ağ tabakası nesneleri yorumlar, ayna ise nesneleri yorumlamaz. İnsanın aynalara güvenmesinin nedeni budur. (Eco, 1997a:64) Eco’nun göstergenin nitelikleri olarak işaret ettiği noktalar göz önünde bulundurulduğunda aynaların göstergeler üretemeyeceği sonucuna varırız. Çünkü; aynada nesne ile imge arasında herhangi bir uzaklık ya da aracı yoktur. Ardıl yani nesne, algısal alan içindedir. Bu imge, nedensel olarak nesneden türetilmemiştir, nesnenin yokluğunda üretilemez. Demek ki yalan söylemek için kullanılamaz. Bununla birlikte aynasal imge bir içeriğe bağlanamaz. Daha doğrusu bir içerik söz konusu olabilir (insan vücudunun türsel özellikleri üstüne düşünmek için aynada kendi imgemize bakabiliriz), ancak bu içerik gösterge ile zorunlu bir ilişki sayesinde olur. Göstergeler bir göndergeye gönderilebilirler, çünkü her şeyden önce bir içeriğe gönderilebilirler; oysa aynasal imge, bir içeriğe, ancak gönderge ile birincil bir ilişki sürdüğü için gönderme yapabilir. Yine aynasal bir imge tipler arasında bir ilişki kurmaz, yalnızca olaylar arasında ilişki kurar. Aynasal imgenin, uyarlandığı, zincirlendiği ortam ya da kanaldan bağımsız olamaması da onun gösterge olmadığının bir başka kanıtıdır. Son olarak daha önce de söylendiği gibi, aynasal imge yorumlanabilir değildir. Olsa olsa aynasal imgenin eşini oluşturduğu uyarıcı alan yorumlanabilirdir. Yorumlanabilirlik içeriklerin bir özelliği ise, içeriksiz bir imge tanım açısından yorumlanabilir değildir. (Eco, 1997a:76)

Her ne kadar aynasal imgeler gösterge ve göstergeler de aynasal imge değillerse de, gene de aynaların semiyozik olarak tanımlanabilir süreçler üretecek biçimde kullanıldığı durumlar olabilir. Eco’ya göre çarpıtan aynalarda olan şey budur. Bu aynalar karşısında algısal aldanma durumunda oluruz. Bu sanrısal işlevli aynalar karşısında biz, tepkilerimizi denetleyebildiğimiz ölçüde, ‘doğru’ (ya da insan varlıklarının çoğunluğunkine benzer) algılar oluşturabilmek için duyusal verileri yorumlayıp dönüştürmeye zorlarız kendimizi. (Eco, 1997a:77)

Eco’nun çarpıtan aynalarla “estetik işlevli göndergeler” arasında bir ilişki kurduğu açıktır. Çünkü Eco şöyle devam eder:

“Oyun karmaşıktır. Bir yandan, gerçeği söyleyen düz bir ayna karşısındaymışım gibi davranırım, bir yandan da bana (olamdığım bir şeyin) ‘gerçekdışı’ imgesini yansıttığını görürüm. İmgeyi olumlu alırsam, aynanın, denilebilirse, yalan söylemesine yardım ederim. Bu oyundan duyduğum haz, dar anlamda semiyozik değil, estetiktir.” (Eco, 1997a:78)

Çarpıtan aynalar karşısında aynadan elde edilenleri yorumlama, tıpkı kırılma olayında olduğu gibi, suda kırılan bastona bakarken, bir yandan da onu hâlâ doğru olarak düşünmeyi sürdürerek yorumlamaktır verileri. Aldanmaların ‘şifresini çözmek’ için yorumlayıcı kurallar vardır. Bunlar algısal düzeyde olmasa bile entelektüel düzeyde söz konusudurlar. Eco’ya göre çarpıtılmış imge yaşantısı, düşünsel ile semiyozik arasındaki sınırları ortadan kaldıran bir eşik-olgu olarak düşünülebilir. Çünkü bu durumda çarpıtılmış imgenin pek çok semiyozik özelliğinin olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin bu çarpıtılmış imgeyi belli bir tipte bir şey olarak görme eğilimi söz konusudur. Bu tümelleştirme sürecinin başlangıcı, içerik üstünde fanteziler yapmak için göndergenin unutuluşudur. Bu durum, olunan ve olunabilecek olanın üstüne ‘daha çok şey bilmek’, Eco tarafından semiyoziğin bir başlangıcı olarak görülür. (Eco, 1997a:79)

2. Dilsel Önermelerin Analizi

 

Eco’nun estetik gösterge olarak belirlediği şey, göstergeler ve aynalar üzerine sözleri takip edilerek ve Eco’nun sanatsal dilin çözümlemesini dilsel çözümlemelere dayandırdığı yaklaşımı incelenerek ortaya koyulabilir. Eco, sanatsal dile ilişkin bu çözümlemeyi Açık Yapıt’ta yapar. Burada amaçlanan, algılayan özne ile estetik uyaran arasındaki etkileşim sürecini incelemektir. Daha açık ve anlaşılır kılmak içinse inceleme tümüyle öznenin dile olan tepkisiyle sınırlandırılmak istenmiştir. Eco, ileri sürdüğü üç tip önermeyi, okuyucunun bu önermelere verdiği tepkileri çözümleyerek inceler.  Böyle bir inceleme, okurun sıradan bir dilbilimsel uyarıcıya verdiği yanıtın, genellikle estetik diye tanımlanan daha özel bir uyarıcıya verdiği yanıttan farklı olup olmadığını gösterecektir. Buradan da sanatsal dile özgü nitelikler kendini belli edecektir. (Eco, 2001:43)

Dilbilimsel bir iletinin dağarcığında birbirinden farklı işlevler bulunur: göndergesel, coşkusal, çağrı ya da buyruk, ilişki, estetik ve üst dil işlevleri gibi. Ancak Eco, anlambilimcilerin son yıllarda rağbet ettikleri bir ikilik üzerinde yoğunlaşmak ister. Bu sözü edilen ikilik; iyi tanımlanmış, gerektiğinde doğrulanabilir bir şeyi işaret eden göndergesel işlevli önermeler ile, alıcıda bazı tepkiler uyandıran, çağrışımları uyaran, bir göndergeyi basit bir biçimde tanımanın ötesine geçen yanıtlayıcı davranışlara neden olan coşkusal işlevli önermelerdir. Bu iki önermenin farkını incelemek, estetik iletinin mantığını görmeye yardım etse de onu tam anlamıyla kavramamıza olanak tanımaz. Ancak bu iki tür arasındaki önerme bizi başka bir ayrımı görmeye zorlayabilir. Bu ayrım da dilbilim simgesinin belirtici ve açıklayıcı işlevleri arasındaki ayrımdır. Çünkü göndegesel işlevli ileti, belirtici işlevli bir ileti olarak anlaşılabilir ve estetik iletide ise, iletinin alıcısının katıksız, basit pragmatik yanıtları olabilecekken, alıcı üzerinde ileti tarafından yaratılan coşkusal tepkiler, iletinin öznel yapısındaki doğrudan ve ya denetlenmiş açıklayıcılığı ortaya çıkarır. (Eco, 2001:44)

Eco bunu açığa çıkarmak için üç tür önerme inceler. Bunlardan ilki “göndergesel işlevli önermeler”dir. “O adam Milano’dan geliyor” gibi bir önerme buna örnektir. Bu önermede gösterenle gösterilen arasında tek anlamlı bir ilişki vardır; önerme çok kesin bir gerçekliğe ve son derece iyi tanımlanmış bir eyleme gönderme yapar. Gene de anlaşılmak için uzlaşımsal terimlere dayanmak zorundadır. Bazen bir ileti, alıcısına bağlı olarak, düzanlamların çok ötesinde bir dizi yananlamlara açılır. Coğrafya bilgisi eksik birine “O adam Basra’dan geliyor” dendiğinde, cümlede geçen Basra sözcüğü, Binbir Gece Masalları’ındaki gibi hayalî bir yeri çağrıştırabilir. Bu tür önermelere Eco, öneri (suggestion) işlevli önermeler der, çünkü önermenin göndergesel çeşitliliği ve bunun sonucu olarak kavramsal değeri, önermenin kendisinde değil, alıcıdadır. Bununla birlikte değişme kapasitesi tümüyle önermenin dışında kalmamaktadır. Böyle bir önermeyi dile getiren kimse, kendini anlamda dağılmalara karşı güvenceye alacak, dinleyicileri kendi istediği doğrultuda yönlendirecektir. Cümlenin söylendiği yer ve zaman, cümlenin yöneltildiği dinleyici kitlesi, belirli bir yorum birliğini güvence altına alır. (Eco, 2001:45-48)

Diğer bir önerme türü, güdümlü öneridir. Güdümlü öneride, Eco’nun ‘estetik’ diye tanımladığı özel bir iletişim kipinin niteliği görülür. Örnek cümle, “O adam Basra’dan, Bişa ve Şam, Şibam, Tarib ve Hufuf, Anaize ve Buraida, Medine ve Hayber üzerinden Halep’e kadar Fırat boyunca geldi” biçiminde söylendiğinde, imgeleme işitsel bir töz de katılmış olur. Önerme artık, başlangıcındaki göndergesellikten, göndermelerin belirsizliği ve hatırlatıcı belleği güçlendirici, cazibesini sessel yapılarla arttırmış bir estetik önermeye dönüşmüştür. Bu tür bir iletiyle karşılaşan alıcı, yalnızca her gösterene bir gösterilen atfetmekle kalmayacak, gösterenler kümesi üzerinde de oyalanacaktır. Bu demektir ki, alıcı gösterenleri sesli olaylar olarak algılayacak ve ‘hoşa gidecek malzeme’ olarak niteleyecektir. Önermedeki gösterenlerin çoğu kendilerine dönmektedirler. Bu da iletinin esas itibariyle kendine dönüşlü (self-reflextive) ve poetik (estetik) olduğu anlamına gelir. (Eco, 2001:49)

Bu tarz önermeler, göndergesel işlevli önermelerin tersine, kendileriyle yeniden her karşılaşmada yine de cazibelerini sürdürmeyi başarırlar. Burada Eco’ya göre yalnızca belirsizlikten değil, belirsizliğe davet çıkaran düzeneğin kusursuz işleyişinden zevk alınır. Bu tür önermeler kendilerini harekete geçirmiş olan estetik makine tarafından belirlenmiş sınırlar içinde işlenmiş, yaratılmış, çağrıştırılmıştırlar. Estetik makinesi, seyircinin kişisel tepki kapasitelerini yadsımaz, hatta bu kapasiteyi de oyuna davet eder, bu kapasiteyi yöneterek ve kontrol altında tutarak oyunun işlerliği ve başarısı için gerekli koşul haline getirir. (Eco, 2001:51-52)

Yine de tüm dilbilimsel ifadeler, özel amaçları ne olusa olsun, her iki iletişim kipini de gerektirirler. Sanatsal ifadelerin estetik değeri de, dilin coşkusal kullanımına göndergesel işlevinden daha fazla bağımlı değildir. Eco’ya göre sanatsal dil, göndermelerin coşkusal kullanımını ve de duyguların göndergesel kullanımını gerektirir. Çünkü tüm duygusal tepkiler çağrışımlar uyandıran bir anlamlar alanının kavranmasıdır aslında. Bütün bunlar, gösteren ile gösterilenin, ‘taşıyıcı’ ile ‘yük’ün özdeşleşmesiyle olur. Başka bir deyişle, estetik göstergede, anlamsal önem, önceden verilmiş bir düzanlama bağlanmaz; kaçınılmaz olarak içinde sınırlandırıldığı yapıdan haz alındıkça genişler; öyle ki estetik göstergede, gösterilen sürekli yeni yankılar kazanarak göstereni karşısında çınlar. (Eco, 2001:52-53)

Eco, bu açıklamalarla, her sanat yapıtında bulunan durmadan yenilenen derinlik, içsel bütünlük, kısacası ‘açıklık’ hissinin; hem estetik formun iletişimsel düzeninin ikili doğasından hem de kavrama sürecinin etkileşimci niteliğinden kaynaklandığını gösterir. Söz konusu olan bu açıklık ve bütünlük, ne nesnel uyaranlara ne de alıcıya bağlıdır. Sanatsal dilde egemen olan açıklık ve bütünlük, her ikisini birbirine bağlayan bilişsel ilişkiden ve nesnenin belli bir yönelimle düzenlenmiş uyaranlarının yönettiği süreçten temellenir. (Eco, 2001:58)

Estetik gösterge, Eco’nun yaptığı göstergenin şu niteliklerine uyar: ardılın yokluğu, göstergenin yalan söylemede kullanılabilirliği ve buna bağlı olarak ardıl’ın öncül için gerekli ya da etkin bir neden olması gereğinden bağımsızlık, içeriğe sahip olma, tiplerle ve tümellerle bağlantılı olma ve yorumlanabilir olma. Ancak Eco’nun gösterge için saydığı bir diğer koşul olan göstergenin üretildiği ortam ya da kanaldan bağımsızlığı koşulu, estetik bir gösterge için söylenemez. Estetik gösterge bu konuda tıpkı, Eco’nun sözünü ettiği çarpıtan aynalara benzemektedir. Kanalın çarpıtıcılığı ve yarattığı şaşkınlık, “yalnızca belirsizlikten değil, belirsizliğe davet çıkaran düzeneğin kusursuz işleyişinden zevk” almayı da beraberinde getirir. Çarpıtan aynaya benzeyen estetik önerme, alıcıyı “oyuna davet eder ve onun kapasitesini, oyunun işlerliği ve başarısı için yönetir”. Yalan söyleyebilir olma, Eco’ya göre göstergenin bir koşuludur. Bir estetik önerme ise yalan söylemeye ve kendi çarpıtıcılığındaki düzenin kusursuzluğuna dayanmaktadır. Bu bakımdan Eco, şunu söylemiş gibidir: Estetik bir ifade doğru dürüst yalan söyleyebilmektir.

3. Göstergenin Bir Özelliği Olarak Yorum

 

Eco, göstergebilim üzerine yaptığı çalışmalarını Peirce’e dayandırır. Temellerini attığı göstergebilim Peirce’e göre, her çeşit bilimsel inceleme için başvuru çerçevesi oluşturan genel bir kuramdır. Peirce’ün yaklaşımının en belirgin özelliği, gösterge kavramı için önerdiği tanım ve sınıflandırma biçimidir. Peirce’e göre gösterge bir kişi için, herhangi bir şeyin yerini, herhangi bir bakımdan ya da herhangi bir sıfatla tutan şeydir. Birine yöneliktir; yani bu kişinin zihninde eşdeğerli bir gösterge ya da belki daha gelişmiş bir gösterge yaratır. Zihinde yaratılmış bu göstergeyi Peirce ilk göstergenin “yorumlayan”ı (interpretant) olarak adlandırır. Bu gösterge bir şeyin; “nesne”sinin yerini tutar. Ancak bu gösterge her bakımdan değil de, Peirce’ün göstergenin “temel”i (ground) dediği bir çeşit kavrama ilişkin oluşu bakımından nesnesinin yerini tutar. (Peirce, 2.228)

Peirce göstergebilimi, Saussure göstergebiliminin açıklamadan bıraktığı anlam ve yorumlama kavramları üzerine odaklanır. Bunu da, başka bir göstergenin yerini alan “yorumlayan” gösterge kavramıyla yapar.  Bir gösterge, her zaman kendi yerine geçirilen bir yorumlayan ile bir göstergeler zinciri oluşturur. Açık uçlu böyle bir zincir yorumlama sürecinin bitmesine izin vermez. (Petrilli, 1997:129) Pierce’e göre, bir göstergenin anlamı, bir göstergeden başka bir şey değildir. Bu da göstergeden göstergelere sonsuzca geri gidişi gerektirir. Pierce’ün sınırsız anlam kavramı da buna dayanır, yani Pierce için bir gösterge, başka bir şey tarafından (kendi yorumlayanı tarafından) belirlenmiştir, aynı yoldan bir nesneye kendi nesnesine göndermede bulunmasıyla yorumlayan bir göstergeye dönüşür ve bu böylece sonsuza kadar devam eder. Art arda dizilen yorumlayanların bir sonu gelse bile, gösterge hep eksik kalır. (Peirce, 2.303)

Ancak Eco, Peirce’ün sınırsız anlam kavramının, yorumlamanın ölçütleri olmadığı sonucunu getirmediğini gösterir. Eco’ya göre, göstergenin bir özelliği olarak yorumun potansiyel olarak sınırsız olması, yorumun bir amacının bulunmadığı ve kendi başına buyruk “akıp gittiği”; bir metnin potansiyel olarak sonunun olmadığı ve her yorum ediminin mutlu sonla biteceği anlamına gelmez. (Eco, 1997b:34) Göstergeden göstergelere sonsuzca geri gidişi gerektiren Peirce’ün “bir göstergenin anlamının, bir göstergeden başka bir şey olmaması” anlayışı, Eco’ya göre, ilk bakışta Peirce’ün “sınırsız anlam” kavramının, sonsuz ve amaçsızca ilerleyen bir yorumlamanın ilkesini savunuyormuş gibi görünmesine neden olmaktadır. Eco Peirce’ün bu kavramına Hermetik gelenekteki anlam yaklaşımından hareketle bakmaya yönelir. Hermetik geleneğin, şeyleri şeylerle ya da terimleri terimlerle değiştirebilmesinden sınırsız anlam diye söz edip edemeyeceğimizi sorar.

Hermetik geleneğin gösterge kavramıyla, Peirce göstergebilimindeki gösterge kavramları arasında kökten bir ayrım vardır. Hermetik geleneğe göre gösterge, kendisiyle başka bir şeyi bilebildiğimiz bir şeydir. Buna karşın Peirce göstergebiliminde ise, bir gösterge kendisiyle daha çok şey bildiğimiz bir şeydir. Daha fazla şey bilmek, her şeyi bilmek demek değildir; bir göstergenin gerektirdiği sonuçları, açık bir çıkarımı içeren bir önermenin anlamını bilebilmek demektir. Eco’nun hermetik geleneğe uzanan bir tarihsel bakışa yönelmek istemesinin nedeni, “bir metnin anlamı (ya da anlamların çoğulluğu veya herhangi bir aşkın anlamın yokluğu) ile ilgili çağdaş tartışmanın çok eskilere dayanan köklerini yeniden gözden geçirerek” (Eco, 1997b:35), sanılanın aksine postmodern düşüncenin çok eski olduğunu göstermektir. Hermenetik mirasın köklerine yapılacak böyle bir arkeolojik gezinti, Eco’nun metinlere hermetik yaklaşım adını vereceği şeyin ana özelliklerini ortaya koymak içindir.

Eco öncelikle, iki temel yorum anlayışını birbirinden ayırmak ister. Eco, Batı düşünce tarihindeki rasyonalizm ve irrasyonalizm eğilimlerini de aslında bu iki tür yoruma dayandırır. Yunan rasyonalizmi ancak açıklanabilen şeyi doğru kabul ederken, hermetizm ilkeyi tersyüz eder ve böylece artık doğru bir şey temel olarak açıklanamayan şeydir düşüncesi kendini egemen kılar. (Eco, 1997b:37-41) Hermetik düşünce Yunan ve Latin rasyonalizminin özdeşlik, çelişmezlik, nedensellik gibi ilkelerini yadsır. Çelişmezlik ilkesinin yadsınmasıyla, her şeyin her şey benzerliğinden söz etmek olanaklı olur. Dil ne kadar belirsiz ve çok anlamlı olursa, karşıtlar o derece birbirine yaklaşır ve böylece özdeşlik ilkesi de çöker. Artık nedensel bağlar halinde düzenlenmiş zamansal doğrusallık yoktur, o zaman sonuç kendini yaratan nedenler üzerinde etkide bulunabilir. Bu anlayış yalnız büyüde değil, filolojide de hakim olur. Hermetik düşünce bütün dünya sahnesini bir dil olgusuna dönüştürür; ama aynı zamanda da dilin her tür iletişim gücünü elinden alır. (Eco,1997b:42-43)

Tüm bunlar ışığında Eco, metinlere metinlere hermetik yaklaşım dediği şeyin ana özelliklerini verir:

1. Bir metin, yorumcunun sonsuz iç bağlantılar keşfedebileceği açık uçlu bir evrendir.

2. Dil varolan bir anlamı kavrayamaz. Aksine görevi karşıtların buluştuğunu göstermektir.

3. Dil, düşüncenin yetersizliğini yansıtır.

4. Tek anlamlı bir şey belirtme iddiasında olan herhangi bir metin, başarılı olamamış bir evrendir.

5. Okur kendi niyetini, erişilmesi olanaksız yazarın niyetine zorla kabul ettirme hevesi sayesinde, hakikati görebilen; yani gerçekte yazarın ne söylediğini bilmediğini, çünkü dilin onun yerine konuştuğunu fark eden, bir üstinsana (Übermensch) dönüşür.

6. Kaybedenler, yorum sürecini ‘anladım’ diye bitirenlerdir.

7. Gerçek okur bir metnin gizinin, metnin boşluğu olduğunu anlayan okurdur. (Eco,1997b:49)

Eco, hermetik yaklaşımın özelliklerini sıralayarak, okur yönelimli kuramların koyulaştıkları taktirde varacakları noktayı da betimlemiş olur.

Eco’nun hermetik anlam adını verdiği bu yorum ölçütü bir benzerlik göstergebilimine dayanır. Hermetik anlam, belli bir bakış açısından her şeyle her şey arasında yakınlık ve benzerlik ilişkileri görür. Ancak bir kez analoji mekanizması harekete geçtiğinde, duracağının hiçbir güvencesi yoktur. Ancak sağlıklı yorumla paranoyak yorum arasındaki fark, benzerlik ilişkisinin en alt düzeyde görmekten geçer, bu en alt düzeydeki ilişkiden olası en çok şeyi çıkarmaktan değil. Eco, hermetik anlamın temel kusurlarını ve onun aracılığıyla birçok aşırı yorum yönteminin kusurlarını belirlemeye çalışmaktadır. (Eco,1997b:57-58)

Belli bir metin yorumunun aşırı yorum örneği oluşturduğunu belirlemek için elimizde iyi bir yorum tanımı olması gerekmez. Eco, Popper’cı bir ilkeyi göz önünde bulundurur: Buna göre, hangi yorumların “en iyi” olduğunu belirleyecek kurallar yoksa da, en azından hangi yorumların “kötü” olduğunu belirleyecek bir kural vardır. (Eco,1997b:62) Burada izotopikavramı karşımıza çıkar. Kuramsal olarak her zaman, başka türlü konuyla bağlantısız ipuçlarını makul hale getirecek bir sistem yaratılabilir. Metinler söz konusu olduğunda Eco’ya göre, konuyla ilgili anlambilimsel “izotopi”nin belirlenmesine bağlı en az bir kanıt vardır. A.J. Greimas “izotopi”yi, bir öykünün tekbiçimli okunmasını olanaklı kılan çok katlı anlambilimsel kategoriler bütünü olarak tanımlamaktadır. Eco’ya göre, bir anlambilimsel izotopiyi görmeye yönelik ilk hareket, belli bir söylemin konusu hakkındaki tahmindir. Bu tahmin bir kez yapıldıktan sonra, olası sabit bir anlambilimsel izotopinin görülmesi, söz konusu söylemin “ne hakkında olduğunun” metinsel kanıtını oluşturur. Eco’ya göre, tıpkı T. Kuhn’da bir kuramın paradigma olarak kabul edilmesi için, öteki kuramlardan daha iyi ama ille de tüm olguları açıklamasının gerekli olmadığı ve bununla birlikte önceki kuramlardan da daha az şey söylememesi gereğinin olması gibi, metin üzerindeki tahminin de benzer biçimde bir işlevinin olması gereklidir. (Eco,1997b:69-73)

Ortaya koyulan bu tahmin kavramı, Eco’nun benimsediği “yorumbilimsel çember” düşüncesinin temel dayanağıdır. Eco, yorumbilimsel çember’i okurun metin üzerindeki yorumlarının denetlenebilme olanağı olarak görür. Eco’ya göre klasik tartışma, bir metinde ya o metnin yazarının söylemek istediği şeyi ya da metnin yazarının niyetlerinden bağımsız olarak, metnin ne söylediğini bulmayı amaçlar.  Buna karşın okur yönelimli yeni kuramlar, okurun niyetine vurgu yaparlar. Okur yönelimli kuramlara olan yakınlığını sık sık dile getirse de Eco, giderek daha yoğunlaşan bu yaklaşımların yorumcunun haklarını aşırı öne çıkartmalarına eleştiriler getirir. (Eco,1997b:33) Bu yüzden Eco, okurun haklarına karşı metnin haklarını savunacak bir metin okur diyalektiği öne sürer. Intentio operis (yapıtın niyeti) ile intentio lectoris(okurun niyeti) arasında kurulmaya çalışılan bu diyalektikte yapıtın buyuruculuğu altında, okuyucunun yine de özgür ve önceden kestirilemez yaklaşımı söz konusudur.

“Metnin niyet”nin ne anlama geldiği, “okurun niyeti”nin ne anlama geldiği kadar açık değildir. Eco’ya göre metnin niyeti metnin yüzeyinde sergilenmez, insanın onu “görmeye” karar vermesi gerekir. Dolayısıyla metnin niyetinden okurun bir tahminin sonucu olarak söz edilebilir. Okurun girişimi, temel olarak metnin niyeti hakkında bir tahminde bulunmaktan ibarettir. (Eco,1997b:74) Bu tahminin organik bir bütün olarak görülen metnin tamamında onaylanması gerekir. Ama bu, belli bir metin için yalnızca bir tek yorumsal tahmin yapılabilir anlamına gelmez. İlkece sonsuz sayıda yorumsal tahmin yapılabilir. Ama en sonunda bu tahminler metinsel tutarlılığın sınamasından geçirilecektirler ve böylelikle de çok ileri götürülmüş kimi tahminler çürütülebilecektir. (Eco, 1991:38) Bu çürütülebilir tahminler üzerinden yorumlamalara gitme Eco’ya göre metnin yorumuyla değil, kullanımıyla sonuçlanır.

Metin, örnek okurunu üretmek için tasarlanmıştır. Örnek okurun girişimi ise, emprik yazar olmayan ve sonunda metnin niyetiyle örtüşen bir yazarı zihinde canlandırmaktan ibarettir. Böylece metin, yorumu doğrulamak için kullanılacak bir parametreden çok; yorumun, sonuç olarak ortaya çıkardığı şey temelinde kendini geçerli kılmaya yönelik dairesel çaba sürecinde kurduğu bir nesnedir. Bu, eski ve Eco’ya göre hâlâ geçerli yorumbilimsel çemberdir. Metnin amacıyla ilgili bir tahmin tutarlı bir bütün olarak, bu yolla kurulan metin üzerinde sınanır. Eco’ya göre böylelikle, metnin iç tutarlılığı, okurun başka türlü denetlenmesi olanaksız itkilerini denetler. (Eco, 1997b:75)

Ancak Eco, yorumların çürütülüp çürütülemeyecek oluşlarından önce, kimi metinlerin zaten bir tahmine olanak vermeyebileceği üzerinde durmaz. Bu, Eco’nun metin-okur diyalektiği içinde örnek yazarın yeterince önemsenmemesinden kaynaklanır. Eco’ya göre her metin, kendi örnek okurunu üretmeyi amaçlar. Eco empirik yazarın amacıyla haklı olarak ilgilenmese de, örnek yazarı bir metin stratejisi olarak belirler ve örnek yazarın belli bir örnek okuru üretmeye yöneldiğini savunur. Bu noktada Eco için yazarın amacına ilişkin yapılan bir araştırma, metnin amacına ilişkin araştırmayla çakışmaktadır. Eğer yapıtın amacı içinde bir metin stratejisi olarak işleyen örnek yazar ile örnek okur arasındaki diyalektik üzerinde düşünülürse, metni yorumlamak ile kullanmadan önce, metine ilişkin tahminlerin tekrar metin üzerinde sınanmak üzere, yapılamadığı ya da yapılamayacağı kimi durumların olabileceğinden söz edilebilir. Bu durumda metin aslında kurulamaz durumdadır. Bu da, örnek okur ile örnek yazar arasındaki diyalektiğin zayıf ya da oluşturulamaz olmasından kaynaklanır. Metin, örnek yazarı bununla birlikte örnek okuru öngörememiştir ya da metnin örnek yazar öngörüsü okur için çözülemez durumdadır. Bu durumda tahmin, örnek yazarı görmeden, sormadan ya da örnek yazar sorulup yanıtsız kalındığı halde yapılır; bu Eco’nun gerekli gördüğü okurun itkilerinin denetlenmesini imkânını ortadan kaldırır. Örnek yazarın bir anlamda metnin bağlamını verdiği düşünülebilir. Eğer Eco’nun dediği gibi, metin okuyucu tarafından harekete geçirilecek tembel bir makine ise ve örnek yazar kendini okura uyması gereken bir talimatlar bütünü olarak sunuyor ise, bir makineye benzeyen metnin düzeneğini veren örnek yazardır. Bu durumda metnin, Eco’nun savunduğu gibi yorumcusuyla pek o kadar da özgür ve önceden kestirilemez bir ilişki içinde olmadığı söylenebilir.

Kaynakça

Eco, Umberto. “Bir Göstergebilim Kuramının Sınırları ve Erekleri”, Yazko Çeviri, Çev. Gül Işık,  Kasım/Aralık, 1982

   Semiotics and the  Philosophy of Language, Bloomington: Indiana University Press, 1984

“Tiyatro Gösteriminin Göstergebilimi”, Adam Sanat, Çev. Ayşın Candan, sayı:22, Eylül 1987

The Limits of İnterpretation, İndiana Üniversty Press, Indianapolis, 1990

Alımlama Göstergebilimi, Çev. Sema Rifat, Düzlem Yay., İst., 1991

Ortaçağı Düşlemek, Çev. Şadan Karadeniz, Can Yay., İst., 1997a

Yorum ve Aşırı Yorum, Çev. Kemal Atakay, Can Yay., İst., 1997

Açık Yapıt, Çev. Pınar Savaş, Can Yay., İst., 2001

Peirce, Ch. Sanders. Collected Papers, Michican: Umi, 1998

Petrilli, Susan. “Towards Interpretation Semiotics”, Reading Eco: Anthology, ed. Rocco Capozzi, Indiana University Press, Bloomington and Indianapolis, 1997

Rifat, Mehmet. XX. Yüzyılda Dilbilim ve Göstergebilim Kuramları 1, Om Kuram, İst., 2000

seminairepluralisme

Ecole Normale Supérieure

La Petite Mélancolie

« La mélancolie est le plus légitime de tous les tons poétiques. » Edgar Allan Poe

feministnetworkproject

Thinking about a way to better connect feminist activists worldwide

Emrah Göker'in İstifhanesi

Nulla dies sine linea

~ S c h i z o s o p h y ~

. . : : : t h e . p o l i t i c s . o f . t h u n d e r : : : . .

Zeynep Direk'in yazıları ve konuşmaları

Kült Neşriyat Dijital Yayınlar Arşivi

Yazmak Ontolojik Farkındalığın En Hacimli Halidir

Halil Duranay

yazmak ontolojik farkındalığın en hacimli halidir

Rhizome/Schism

Yazmak Ontolojik Farkındalığın En Hacimli Halidir...

Hayvan Özgürlüğü Çevirileri

Zincirleri Kır, Kafesleri Parçala !

ve de ki!

ISBN: 978-975-01981-0-6

Görsel Şiir

küçükbaş görsel şiir yayıncılığı (besiciliği)

8 Bit Nar

Yıl 2012 olmuş hala 8 bit makina!

Mutlak Töz

"Bütün, yanlıştır"

dadamatik

şiir yok şair yalan

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 107 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: