Dil ve İktidar


Düşüncenin dilin yollarında aldığı dönemeçler dil ile dünya ilişkisine ait tasarımlarımızı her seferinde biraz daha değiştirdi. Gittikçe dilin gerçekliği yansıtan, onunla eşleşen bir ayna olduğunu düşüncesinden uzaklaştık. Yine de eğer dili aynaya benzeteceksek, bu aynanın hınzır, çarpıtan bir ayna olduğunu söylemek gerek. Bu dil-aynası, düşünce biçimlerimizi, toplumsal ilişkilerimizi, eylemlerimizi ve dünyamızın nesnelerini yaratır, kendi bilincimize ve başkalarınkine, uzamın içinde varolan başka bedenlere ve nesnelere ulaşma, onları kavrama yollarımıza musallat olur. Düşünürler onun dürüstlüğünden, saflığından kuşkuya düştükçe giderek daha büyük bir saplantıyla onda temiz, masum bir işaret arayıp dururlar, örneğin mantıkçı pozitivistler doğru düşünmeyi sakatlayan şeyin dildeki bu “yalanlar”, gerçekliğe bir türlü denk düşmeyen metafizik kirlilikler olduğunu düşünüp dili temizlemeye, onu belirsizliklerinden arıtıp uslandırmaya, yani bir anlamda dili ellerinin altında denetlenebilir, sessiz bir araç kılmaya yeltendiler. Yine de geçen yüzyılın genel eğilimi Wittgenstein’ın Felsefi Soruşturmalar’daki önerisine kulak vermek oldu. Böylece artık kelimeleri gerçekliğin resimleri gibi kabul etmek yerine, anlamın içinde bulunduğumuz bir dil-oyununda, çarpıtan aynaların hınzırlığında ortaya çıktığı düşünülmeye başlandı. Dili gerçekliği üreten bir şey olarak düşünmeye başlamak onun, içinde büyüdüğümüz, sanki bir tür balçık gibi çırpınsak da çıkamadığımız bir toprağa olan benzerliğini de bize hissettirdi, yani kendi dünyamızın esîrine[1] esir düştüğümüzü.

Dile ilişkin düşünmenin siyaset, etik, edebiyat ya da bilgiye ilişkin sorunlarımız ve doğruluk kavramımız üzerindeki dönüştürücü etkisi, bize esirliklerimizi sorgulama yolunu açan dilin iktidar ilişkilerinin bir parçası olduğunu görmemiz ile olmuştur. Sonunda fark ettiğimiz şey dilin görüntüleri kıran, çarpıtan doğasının bizim şimdiye kadar iyi ezberlediğimiz akıl, doğruluk, evrensellik, cinsiyetsizlik söylemlerimizi yıkıp geçtiğidir. Zamanımızın sıkıntısı budur: Dile ilişkin tasarımımız yüzünden tüm bilgimizin dayanaklarını giderek kaybediyor oluşu.

Mutlaklaştırılmış söylemlerin, postmodern terminolojiyle söylersek meta-söylemlerin yıkımı, dili insanın masum, yansız, adil bir iletişim aracı olarak düşünmekten uzaklaşıldığında başlar. 20. yüzyıl başında etkili olmuş yapısalcılıktan bu yana özne merkezî konumundan dışarı çıkartılmıştır. Öznenin sahneden çekildiği bir dünyada dil artık kendi kendine konuşur ve anlam, öznenin bir başkasına ileteceği bir mesaj olarak düşünülmez. Dili iletişim işlevinden sıyırıp böyle kendi kendine konuşmaya terk etmek her biri kurmaca, tarafgir olmasına rağmen kendilerini mutlak ve zorunlu doğrularmış gibi sunan egemen söylemlerin altını kazımak içindir. Geçen yüzyılda düşüncenin dile bu takıntılı odaklanışının nedeni zaten budur: bize mutlak iyiler ve mutlak kötüler başlıkları altında aşılmaz bir karşıtlıklar hiyerarşisi dikte eden, başka bir yöne adım atmamızı engelleyen, başka türlü düşünmemizi mantıksal olmadığı gerekçesiyle yasaklayan, hem her şeyi kapsama iddiasında hem de karşıt her tür söylemin var olma koşullarını ortadan kaldırma çabasında olan tüm egemen söylemlerin, iktidar biçimlerinin mutlaklığına, zorunluluğuna karşı bir itiraz yükseltmek. Ancak yöneltilen bu itiraz, kendi eleştiriselliğini de giderek aşındırarak anlamın, doğruluğun, aklın egemenliğine son vermekle sonuçlanır. Yapıbozumcular bu noktaya temelde iki biçimde gelirler: (1) özneyi yadsır dili kendi kendine konuştururlar, (2) kendi kendine konuşan bir dilde anlamlar çoğalır: hiçbir kelime (sadece kelime değil, hiçbir gösterge) kapalı değildir, her zaman kendisiyle birlikte aynı anda kendisine ait olmayan şeyi de gösterir. Bu yüzden anlama karar verilemez, anlam yakalanamaz, denetlenemez, bir kelimeden diğerine, bir göstergeden bir başkasına kayan akışı durdurulamaz, sadece sürekli ertelenir. Yapıbozumcular bir iktidarın yerine bir başka iktidarı geçirmekten kaçınarak, egemen söylemi kendi içinde saklı ötekileştirilmiş söylemler aracılığıyla dayanaksız bırakmaya yönelirler. Bu yüzden bu tür yaklaşımlar baskın ile baskı altındaki söylemlerin sakat ilişkisini, onların birbirlerine olan “denksizliklerini” aslında her zaman korur. Yapıbozumcuların aksine postmodernistler göstergeler, kavramlar, söylemler arasındaki “denksizliği” ortadan kaldırıp tüm göstergeler arasında neredeyse tümden bir eşitlik yaratırlar. Denksizliğin yitirilişi aynı zamanda yapıbozumcuların her zaman ellerinde tutmak istedikleri eleştirelliği de imkânsız kılar. Yapıbozumcu düşünürlerin çoğu kez postmodern olarak yaftalanmalarına karşın bu iki yaklaşım arasındaki çarpıcı fark budur.

Boyunduruğu altından çıkmayı başaramadığımız ezici söylemlerin temelsizliğinin ifşa edilmesinden, tümden aklın, doğruluğun yıkımına; yapıbozumcuların eleştiri mantığının postmodernizmdeki silinişine doğru ilerleyen çizgiye bakarak bizim burada sormak istediğimiz soru, yaratılmak istendiği biçimiyle çokanlamlılığın söylemlerin, fikirlerin faşizminden bizi koruyup koruyamayacağıdır.

Yazar öldü

1950’lerden itibaren yazdığı yazılarla Roland Barthes dilde ortaya çıkan iktidar ilişkilerini ortaya dökerek esirliklerimizin, tapınışlarımızın üstündeki örtüyü kaldırmaya çalışır. Barthes sözün sahibi olarak yazarı silen, böylece kendi kendisine konuşan dilde okurun anlamları sonsuzca çoğaltmasına olanak veren bir metin yaklaşımını benimser. Bu bir ucu kırılmış yazar-metin-okur ilişkisinde okurun metni özgürce yorumlama hakkı çokanlamlılığın garantisidir. Yapıbozumcuların ve denebilir ki daha çok Fransız yapıbozumcularının metin kavramı üzerine odaklanmaları edebiyat eleştirisini ilgilendirecek bir yaklaşım sunmanın ötesine geçer. Burada onların yazar-metin-okur üçgeni üzerine düşünceleri bizi her zaman daha geniş bir çerçeveden bakmaya, dünyayı görme ve anlama çabamızın biçimlenişini, dünyada gördüklerimizin, gördüklerimiz hakkında söylediklerimizin ne kadar bize ait ne kadar bize dikte edilenler olduğu üzerine bizi düşünmeye zorlar. Barthes’ta da bu özellik belirgindir. Metin dünyanın bir eğretilemesi gibi ortaya çıkar. Metni okumak, dünyayı okumak, dünyayı anlamaktır. Dünyayı anlamak zorunda olan okurlar bizleriz. Barthes’ın eleştirisi aslında dünyayı okumamızın sürekli yazar/yazarlar, ideolojiler, mitler, egemen söylemler ile denetlenip yönlendiriliyor oluşudur, tüm çabası da görme ve anlama biçimlerimizi özgür bırakmaktır.

Barthes’ın en vurucu düşüncelerinden biri olan “yazarın ölümü” düşüncesi metinde otorite kaynağı olarak yazarın kaybolduğu, anlamları istediği gibi çoğaltabileceği şekilde okurun metinle/dil ile baş başa kaldığına işaret eder. Bundan önce Nietzsche de bir ölümü ilan etmiştir: Tanrının ölümünü. Nietzsche’nin “tanrı öldü” sözü, mutlaklara dayanan bir düşünce biçiminin artık dağıldığı ancak yola devam etmek için elde tutulacak hiçbir şeyin olmadığını dile getirir. Bu sadece bir tespit değil, bir uyarıdır. İnsan bir hakikatperestlik içinde kendisine hakikatler uydurmuş ve onları mutlaklaştırmıştır. Ancak daha sonra onların arkasında hiçbir şey göremez olduğunda büyük bir çölün içinde hırçın bir aslana dönüşür. Bu aslan önüne gelen her şeyi yıkar: doğruluğu, bilgiyi, aklı, insanı. Ama sonunda her şeye yeniden başlamak zorunda kalacaktır, taş taş üstünde bırakmayan vahşi bir hayvanken yeni öğrenmeye, bilgisini, dünyasını yeni yeni kurmaya başlayan küçük bir çocuk olmak zorundadır ve bu çocuk doğruluk, akıl ve bilgi üzerine yeniden düşünmeye başlayacaktır. Nietzsche’nin uyarısı budur: Yıkmak iyidir ama yalnızca yeniden başka bir şey yaratana kadar. Barthes’ın “yazarın ölümü” düşüncesi ise ancak bir yere kadar Nietzsche’nin “tanrı öldü” sözüne benzer. Yazar öldü derken Barthes da Nietzsche’ye benzer biçimde dilde mutlakların, mutlak otoritenin yıkıldığına işaret eder ancak Barthes’ın tespiti yine de hüzünlü bir çıkmaza girer: Barthes’ın metni/dünyayı yıkma biçimi bu yıkıntı üzerine başka bir dünya kurabilmemizi gerçekte sağlayamaz. Anlam çoğulluğunun neden tek, mutlak bir söylemin iktidarına karşı çare olamayacağı, Barthes’ın yaklaşımıyla ortaklıklar gösterenlerin düşüncelerine olduğu kadar Barthes örneğine de biraz yakından bakılarak anlaşılabilir.

Barthes’a göre, okuduğumuz bir metinde “konuşan” bize neyi nasıl anlamamız gerektiğini işaret eden, bizi kendi çizdiği yolda yürüten, kendi belirlediği bir anlamın peşinden sürükleyen kişi yazardır. Peşinden koştuğumuz bu anlam üzerindeki yetkesi onun tanrılığıdır. Biz metnini okurken, aslında hep bu tanrı-yazara, onun kafasındakilere ulaşmaya çalışırız. Okura düşen metinde tanrı-yazarın egemenliğine boyun eğmek, onun görmemizi istediği anlama ulaşabilmemiz için bıraktığı çakıl taşlarını izlemektir. Okur bu izler arkasında hep yazarı arar ve yazarı keşfetmekle metni açıkladığını sanır. Bu yüzden metinler, birer gölge gibi yazarlarının arkasından gelirler.

Barthes’a göre bu yazar figürü modernitenin bir ürünüdür. Yazar, bireyciliği bileyip öne çıkartan toplumsal süreçler içinde kapitalist ideolojinin bir yan ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Yapıtını kendisiyle besleyen, her zaman yapıtından önce gelen yani her zaman son sözü söyleme hakkına sahip olan, yaratmada, söz söylemede doğuştan özel bir yeteneği olduğu varsayılan bu yazar tipinin, benzer figürler ile birlikte düşünüldüğünde sözün üstündeki yetkesi daha anlaşılabilir. Barthes, eski zamanlardaki şaman ya da öykü anlatıcısını düşünmemizi önerir: şaman anlattığı öyküyü üstlenmez, sadece ona aracılık eder. Ona öyküsünün güzelliği için değil, zaten bilinen ve daha önce de defalarca tekrar edilmiş bir öyküyü anlatmadaki başarısından dolayı hayran kalınır. (Barthes, 1989)

Barthes’ın bu nostaljik yaklaşımı, yazan kişi sözünü kapitalist ideolojinin yarattığı yazar tipi gibi üstlenmeye, sahiplenmeye, onu denetlemeye kalkmazsa yazarların (söylemlerin) bizi tutsak ettikleri o tek anlamın boyunduruğundan kaçınabileceğimize duyduğu inancı gösterir. Barthes bu örnekten yola çıkıp düşüncesini yazının kendisinde var olan iktidar yaratma gücüne kadar vardırmaz. Eğer biz onun kaldığı yerden düşünmeye devam edersek görürüz ki, yazarla sözlü kültür içindeki ilkel toplumların anlatıcı tipi arasında gerçekten büyük bir ayrım vardır, çünkü her ikisi de çok farklı işlevler görür. Öykü anlatıcısının elinde yazı gibi bir araç yoktur. Eğer yazabilseydi bellekte sürekli canlı tutması gereken bir öyküyü başka bir belleğe aktarmak için duyduğu yükümlülükten sıyrılabilir ve yazıda kendi öyküsünü yaratmaya yeltenebilirdi, böylece kendi adı ile beslediği sözünün arkasında durabilir, sözün mutlak tanrısı olabilirdi. Yazı gibi bir kayıt aracı var olabildiği zaman yazar dünyada kaybolabilecek sözler üzerine endişelenmez ve yalnızca kendi sözüne, kendi iktidarına odaklanır. Onun iktidar biçimi bu yüzden sadece söze sahip olanın iktidar biçiminden oldukça farklıdır, yazarın iktidarı doğrudan yazının içinden, yazı tarafından yaratılır ve korunur. Oysa Barthes sadece tanrılaşmış yazar figürünün modernite tarafından üretildiğine vurgu yapar, yoksa yazanın egemenlik biçimini yaratanın yazının kendisi olduğunu düşünmez.[2] Nitekim Barthes için yazarın susup okurun metnin anlamlarını sınırsızca çoğaltıp durduğu, böylece üzerimize çöreklenmiş tüm iktidar söylemlerinden kurtulabileceğimiz temiz bir yazı olasıdır.

Evet efendimci okumadan kurtulmak

Yazarın metni baştan aşağı akılsallığın bir belirimidir. Bu akılsallık metni okunmaya elverişli kılar: Metinde tüm öğeler birbirini destekler, birbirini izler ve okur, yazarın kendisine sunduğu yolda ilerleyerek yazarın iletmek istediği anlama ulaşır. Bu son noktaya ulaşılmasıyla okuma işlemi biter, okurun anlam yolculuğu sonlanır. Böyle bir metin kapalıdır, tutarsızlıktan, çelişkilerden, karşıtlıklardan, neden-sonuç ya da ardardalık ilişkilerinin bozukluğundan, okurun metnin en temel mesajına ulaşmasını engelleyecek anlamsal boşluklardan ya da okurun başka başka anlamlara varmasına yol açacak anlam belirsizliklerinden sakınır. Barthes bu tür metinlere okunabilir (lisible) metinler der. Bu metinlerin kapalı, örülü, sona yerleştirilmiş saklı bir hakikate doğru gelişen bütünlüklü yapısı anlam sürecinin mantıksal süreçlerden ayrılamayacağı düşüncesini kendinde taşır. Metin bu mantıksal yapının korunmasını talep eden saplantısal bir korkuya tutsaktır ve eğer bu korkuyu yitirirse okunmaz hale gelir. (Barthes, 2002:99) (Barthes, 1993:133-144) Barthes’a göre okunabilirlik ilkesi, anlam belirsizliğine, tek bir anlamın egemenliğini yıkacak anlam çoğulluğuna karşı bir savunma silahı olarak ortaya çıkar ve bize anlamın bir güç olduğunu, bir güçler dizgesi içinde yaratıldığını söyler. (Barthes, 2002:139) Yazarın metninde görünen bu okunabilirlik ilkesi evet efendimci bir okuma gerektirir: Yazarın bizi götürdüğü son anlama kadar yazara evet demek ve sonra susmak. Barthes’ın bizi kurtarmaya çalıştığı okuma biçimi budur.

Barthes’ın tespiti, bu yazar tipine ve onun içinde gidilecek yolları ile “okumaya hazır” metnine karşı yeni bir yazar, yeni bir yazma biçimi ve yeni bir metin ortaya çıkmış olduğudur. Yeni yazar – Barthes’ın deyimiyle yazan (scripteur)- okunabilir değil, yazılabilir (scriptable) metinler üretir. Dili bir iletişim aracı olmaktan çıkarır ve onu bir düşünme aygıtı olarak kullanır. Metinlerini sabit bir anlamla mühürleyip kapatmaz. Metinde okurunu anlamlar üzerinde istediği gibi oynayacağı bir oyun alanına çağırır. Bu metinde artık dilin kendisi konuşur, yazarı değil. Okur bu metinlerin anlamlarını üretmede özgürdür. Okuma işlemi asla sonlanmaz, çünkü her seferinde yeni anlamlara gidilebilir, metin okur tarafından her seferinde tekrar tekrar yazılabilir. Barthes’a göre bu metinler tek, sabit bir anlamı yadsıyarak tanrıyı, aklı, bilimi ya da yasayı yadsımaktadırlar. (Barthes, 1989:49,55)

Dili soymak

Barthes’ın yaklaşımının ezici güce sahip, tanrısallık yüklenmiş bir tür akılsallığa karşı girişilen bir başkaldırı olduğu açıktır. Yazıdan, tanrısal bir akılsallığın temsilciliğine soyunan yazarı kovmak; yazıyı yazınsal olma yükümlülüğünden kurtararak söylemi egemen güçlerin yetkesinden arındırıp “yazının sıfır derecesine”, bir nesne-dile (langage-objet) ulaşmaya yönelmek; kafalarda dondurulmuş ve belirli toplumsal sınıfların çıkarları için benimsetilmiş doğruları çözmek, Barthes için devrimci girişimin bir gereğidir. Bu devrimci girişim, sözün tiranlığına ve bununla birlikte, oraya sığınmış ve orada büyümüş her türlü tiranlığa karşı yürütülür. Saf, oyunsal çıkarın değil de, toplumsal-sınıfsal bir çıkarın saptırmasına uğramış dilin tiranca egemenliği, ancak onun “bize oynadığı oyunlar” çözümlenerek yıkılabilir.

Ancak nesne-dili, her zaman ikinci bir dil, bir üst-dil olarak söylen (mit) sarmalar. Söylen saptırılmış, bozulmuş bir sözdür: hiçbir şeyi silmez, yok etmez, gizlemez; sadece bozar, çarpıtır; her şeyi kendi doğasından koparır ve yabancılaştırır. Dilde saymacalık, nedensizlik söz konusuyken[3], söylen her zaman bir nedensellik taşır. Barthes’a göre bir söylembilimci (mitolog), ideolojilerle çarpıtılmış sözün, bu yapay ve sinsi nedenselliğini ortaya çıkaran kişidir. Söylen, ideoloji’yle, yani egemen sınıfın dünya görüşünü yansıtan tasarımlar bütününe hizmet eden bir söz etkinliğine dönüştüğü ölçüde yozlaşır. Söyleni kırmayı hedefleyen söylenbilimci de, anlamların katılaşmasına, donmasına, tarihsel olarak eklemlenmiş yapay, yalancı nedenselliğinin doğal, öze ait bir şey olarak sunulmasına savaş açmakla yükümlüdür. Böylece her sözün, her söylemin içine saklanmış olan iktidardan kurtulmanın yolu açılabilir.

Ancak okur ya da ondan daha uyanık olması gereken söylenbilimci, söyleni nasıl kırıp onda çarpıtılmamış olanı gördüğünü iddia edebilir? Nasıl bir mitin yerine diğerini, kendininkini koymadığına bizi ikna edebilir? Dili mitten soymaya, onu egemen görüşün çarpıtmasından kurtarmaya yönelik çaba aslında umutsuzdur. Barthes, her zaman bir dilin içinden konuştuğumuzu kabul ettiğine göre kendi girişiminin de umutsuz olduğunu sezer. 1977’de Collége de France’taki “dolaylı da olsa ısrarlı bir biçimde iktidardan söz ettiği” derslerinin açılış konuşmasında Barthes, dilin gerici ya da ilerici değil, yalnızca faşist olduğunu, çünkü faşizmin söylemeyi engellemek değil, söylemeye zorlamak olduğunu belirtir. (Rifat, 2008:98)

Kendini okuma

Dilin sıfır derecesine inme arzusu, dili mitlerinden soyma girişimi bize düşüncenin yeni yollarını açıp sorgulama ve eleştiriselliği beraberinde getirse de sonuçta her zaman bir dilin yerine bir başkasını ikame eder. Anlamamız gereken dilin masum olamayacağı, mitlerden, ideolojilerden, dünyayı yaratırken ürettiğimiz belirlemelerden -eğer bu bir kirlilikse- hiçbir zaman temizlenemeyeceğidir. Tam da bu yüzden eleştiriselliği ortadan kaldıracak yollar açmak yerine, dilde bir hesaplaşmayı sürekli hayatta tutmak gereklidir. Bir dili mitlerinden soyarken onların yerine kendi mitlerimizi koyduğumuzu bildiğimiz sürece metni bir mitolog gibi okumamız işe yarar bir şey olur. Aksi halde dili mitlerinden soymaya çalışmak, dilin üzerindeki tüm iktidar düzeneklerini defedip bir nesne-dile ulaşılacağını düşünmek, dilde bunlar yerine koyulan yeni mitlerin, yeni dizgelerin iktidarını görmemizi engeller, bizi bu yeni iktidar biçimlerine karşı savunmasız bırakır.

Barthes’ın bizi karşımıza çıkan iktidar biçimlerine karşı savunmasız bırakan bir diğer girişimi evet efendimci okumaya karşı önerdiği okuma biçimidir. Genel olarak 20. yüzyılda ileri sürülen bu postmodern okumayı biz kendini okuma diye adlandırabiliriz. Böyle bir okumada metni gerçekte yazan okurdur. Kırılmış bir yazar-metin-okur ilişkisinde okur metinle olan bağını yitirmiş, tek başına kalmıştır. Dil bir iletişim aracı olmaktan çıkmış olduğu için de, metin artık okura bir şey demek istemez. Okur, metni yazarın saplantıları olmadan istediği gibi yorumlayabilir, istediği kelimeden istediği anlama sıçrayabilir, ancak okurun bu tek başınalığı metinle yürütmesi gereken tartışmayı da ortadan kaldırır. Okur, metinde bir yere doğru ilerlemek zorundadır ve metinde ilerlemek demek anlamları seçmektir. Metin çokanlamlılığa ne kadar izin verirse versin, okur okuma sürecinde anlamları eler ve elde her zaman ancak pek azını bırakır. Okur sınırsız bir seçme özgürlüğüne sahipken yine de asla metnin tüm yollarını, tüm kapılarını fark etmez, her yoldan gitmeye kalkışmaz, her anlamın peşine düşmez. Okuma süreci her zaman okurun elinde tutmak istediği mümkün olan en az anlamla devam eder. Peki, okur ne ile koşullandığı için metnin tüm yollarını göremez ya da neye göre gidilecek yolları belirler, seçtiği anlamı neye göre benimser? Dilde sıyrılmak istediği mitin yerine koyduğu kendi mitine ya da kendisine dikte edilen ve sahiplendiği bir mite göre. Bu durumda okur sadece kendini okur. Kendini okuma tehlikeli bir okuma biçimidir, çünkü fikirler arasındaki çatışma ve tartışma olanağını ortadan kaldırır. Bu yüzden, zaten hiçbir zaman mutlak olarak kurtulamayacağımız bu kendimizi okuma eğilimimizi kışkırtmak değil, mümkün olduğunca törpülemek gerekir.

Barthes’ın ezici söylemlerin egemenliğine karşı ileri sürdüğü öneriler, yazar-metin-okur üçgenini kırmak, yazarı silmek, dili kendi kendine konuşturmak, okuru dilediği anlamı üretmede serbest bırakmak dilde ortaya çıkan iktidar düzeneğini bozmaz, sadece eskisinin yerine yenisini getirir. Üstelik bu kendini okuma süreci ile herhangi bir söylem ya da dizge egemenliğini sonsuza kadar pekiştirip durabilir. Kendini okuma eninde sonunda bir ideolojiye boyun eğmek, yazarınkinin yerine koyulan okurun iktidarı da aslında herhangi bir mite umutsuz bir kölelik olacaktır. Metinde anlamın, sorgulamanın, eleştiriselliğin, tartışmanın kaybolduğu yer okurun kendi kendisini okumaya başladığı yerdir, bu yüzden dili iletişim işleviyle, okuru metin ile olan bağıyla, iktidarı iktidar altındaki ile olan ilişkisiyle yeniden düşünmek gerekir.

 Nil Göksel

 

Kaynakça

BARTHES, Roland. “The Death of the Author”, The Rustle of Language. çev. Richard Howard, Berkeley: Uni. of California Pres., 1989

Çağdaş Söylenler, çev. Tahsin Yücel, İstanbul: Hürriyet Vakfı Yay., 1990

Yazarlar ve Yazanlar: Eleştirel Deneme, çev. Erol Kayra Ekin Yay., 1995

Yazı ve Yorum, çev. Tahsin Yücel, İstanbul: Metis Yay., 1999

Yazının Sıfır Derecesi, çev. Tahsin Yücel, İstanbul: Metis Yay., 2003

RİFAT, Mehmet. Roland Barthes: Yazma Arzusu, Sel Yayıncılık, İstanbul: 2008


[1] Esîr (aither): Antik felsefede evrendeki boşluğu doldurduğu varsayılan her yeri kaplayan görünmez madde.

[2] Bibliotech’in 6. sayısındaki “Logos’u Unutmak” yazısında Platon ve Derrida üzerinden yazının iktidar yaratma biçimleri üzerine biraz düşündük.

[3] Burada konu edilen tartışmalar için çok temel olmasına rağmen Barthes’ın göstergebilimi yazıyı kısa tutmak için arka plana atıldı. Bu yüzden “dilin nedensizliğine” ilişkin kısa bir not düşmek belki yararlı olacaktır. Göstergebilimi ilk temellendirenlerden biri olan Saussure için dildeki göstergeler işaret ettikleri şey ile nedensel bir ilişkiye sahip değildir. “Köpek” sözcüğü köpek kavramımızın zorunlu olarak karşılığı olamaz. Aynı kavrama İngilizcedeki “dog” sözcüğü de işaret edebilir ancak bu kelimelerle/göstergelerle köpek kavramı arasında nedensel bir ilişki olduğu ileri sürülemez. Bu bakımdan Saussure’e göre göstergelerin anlamlarını böyle bir nedensellik bağıyla değil de, göstergelerin tüm bir göstergeler dizgesi içinde birbirlerine olan farklılıklarıyla belirleriz. Sözü edilen bu nedensizlik, Barthes’ta ve pek çok 20. yüzyıl kuramcısında mutlak anlamı kırmada kilit rolü üstlenmiştir.

Etiketler:, ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: