Logos’u Unutmak

İnsan tam zamanında unutmayı ve tam zamanında anımsamayı bilmeli.

W.F. Nietzsche

Parşömen, kağıt ve taş parçaları üzerindeki yazılarda geçmişimizi, uygarlığımızın tohumlarını, aklımızın biçimlenişini ararız. Eski de olsa yazıda bulduğumuzun “biz” olduğundan her zaman eminizdir. Yazıdan öncesi bize toprak altında kalmış kemik parçaları, donmuş ya da kavrulmuş ayak izleri kadar ulaşılmaz, “sessiz” gelir. Bu sessizlik içinde düşüncelerimiz puslanır, aklımız yazı ile kanıtlanmayan bir dünyaya olan yabancılığını bir türlü aşamaz. Yazının yokluğu sanki bizim yokluğumuzdur. Kendisini anlatan bir yazı yoksa tarihin dışında kalmış bir yaratığın “biz” olduğunu nasıl söyleyebiliriz?

Yazının olmadığı yerde söze kulak vermek gerekir: Sözcüklere, mitoslara. Mitoslar konuşurlar. Yazının olmadığı bir zamanda doğmuş, yazı gibi bir aracı henüz bilmeyen bir akıl tarafından üretilmiş ve kullanılmışlar. Dünyanın hemen her yerinde, en eski zamanlardan kalma insanın bilme ve bildiğini aktarabilme ihtiyacını karşılamak, kendisini ve içinde bulunduğu dünyayı düşünmek, anlamak için yaratılmış pek çok mit var. Örneğin bugün Meksika’da Huicol’ler arasında dünyayı yaratan tanrıça Takutsi Nakawé ya da Yer Nine hakkında bir efsane var: “Takutsi güçlü bir kadın şamanmış, sihirli bambu asası ve büyü sepetiyle dünyayı yaratmış. Yıllar önce atalarıma nasıl şarkı söylenip dans edileceğini, tanrılarla iletişim kurup hastaları iyileştirmek için nasıl törenler düzenleneceğini anlatmış” (Tedlock, 2005:76–77). Bu sözleri 1980’lerin ortasında Ulu Temay adında bir şaman sözlü olarak araştırmacılara aktarmış. Anlatısında “yıllar önce” dediği şey ise büyük bir olasılıkla onun hayal edebileceğinden çok daha eski bir zamana işaret ediyor. Dünyanın ve onun üzerindeki insanın eskiliğine rağmen bu “yıllar önce” aktarılan şey Ulu Temay için oldukça açık. Bu bilginin açıklığı onu hâlâ kullanabiliyor olmasından kaynaklanıyor. Bu şamanın ataları ona etkili bir dünyayı anlama rehberi bırakmışlar. Birbirine eklenmiş ve tüm dünyalarının kütüphanesi olmuş mitoslar zinciriyle bu “çağdaş” şaman, hayatta kalmak için doğanın güçleri, kendi toplumu ve diğer canlılar arasındaki ilişkilerin nasıl dengeleneceğine, hangi ot karışımının hangi yaraları ya da hastalıkları iyileştireceğine, danslarla ve törenlerle topluluğunun öfkesini ya da enerjisini nasıl yönlendirebileceğine, kendi topluluğuna ait teknolojiyi nasıl kullanabileceğine dair bir bilgiyi miras almış. Mitos böylece insana kaotik, karanlık bir dünyayla baş etme yollarını gösteren bir akıl rehberi olmuş, insanın tüm bilgisini kuşatmış, onun tüm merakını doyurmuş ve pek çok kez bellek onu bu zamana kadar hiç bıkmadan taşımış.

Kütüphanelerin mitler olduğu bir zamanda insanın akıl rehberinin ona söylediği şey doğanın çatışan güçleri arasında bir dengenin olduğuydu. Tüm evrenin ve içindeki tüm varlıkların kendisinin yüzü suyu hürmetine ve yalnızca kendisine hizmet amacıyla yaratıldığını söyleyen tanrıları insan henüz yaratmamıştı. Bu yüzden doğayla ilişkisi alış-veriş temelliydi. Bir şeyi elde edecekse kendisinden bir şeyi kurban etmeliydi. Kaotik bir evren içinde savaşanlardan sadece biriydi ve savaştığı şey doğanın kendisi değildi, sadece doğanın yönettiği savaşların içindeydi. Hayatta kalması evrenin çatışan güçlerinin düzeninin zedelenmemesine bağlıydı, çünkü doğa içinde çatışan taraflar saygındı ya da daha uygun bir terminolojiyi kullanırsak, doğanın gücü altında oldukları ve doğanın gücünün işleyişi oldukları için bu öğeler kutsaldı. Mitosu dile getiren söz evrenin bir köşesinde var olabilmek ve doğanın güçleri arasındaki çatışmayı dengeleyebilmek ve onu devam ettirebilmek için gerekli bir bilgiyi veriyordu. Bu bilgi karmaşık bir dünyadan damıtılmış ilkeleri, insanın doğadaki akışın parçası olduğunu ve orada var olabilmek için doğaya karşı kendi sorumluluğunu yerine getirmesi gerektiğini söyleyen yasayı nesilden nesile taşıyordu. Bu yüzden eski dünyada mitosun taşıdığı şey logostu.

Çok eski bir dünyada insanın yaşama biçimlerini anlatırken kullandığımız bu iki sözcük, mitos ve logos, Eski Yunancada söz kavramını dile getirmek için kullanılan sözcüklerden ikisidir. Eski Yunancada aynı anlama gelen diğer bir sözcük ise epos. Mitos söylenen, duyulan söz, öykü, masal; epos da belli bir düzen ve ölçüyle söylenen, okunan söz anlamında geliyor. Mitos genellikle epos ile dile getiriliyor. Epos ne kadar iyi ise mitos o kadar güçleniyor. Logos kelimesi ise “önemli bir şey söylemek” anlamındaki lagein’den türetilmiş bir sözcük. Lagein sözcüğünün kökü leg “akılla kavramak” anlamında. Bu yüzden bu üç sözcük aslında iç içe geçmiştir. Logos’u, dünyayı akılla kavrama biçimini taşıyan mitos, taşıdığı iletinin güvenilirliğe dair sanı yaratmak ve taşınan bilginin ömrünü uzatmak için belleği tetikte tutacak bir şiir, bir ezgi ile yani epos ile dile getirilir. Söz merkezli, sözün egemenliği altındaki bir dünyada mutlaka logos, mitos, epos birlikteliği vardır, çünkü ancak bu birliktelik sözün egemenliğinin sürdürücüsüdür. Dünyanın söz ile döndüğü bir zamandan bu yana gittikçe koyulaşan yazı kültürü içinde bu üç şeyin birbirleriyle ilişkisi, birbirlerine olan bağımlılıkları zamanla çözülür. Yazıyı keşfeden bir uygarlık önce bu üç sözcüğün arasını açar, yazı bağımlısı bir toplum onları tümüyle birbirinden kopartır. Bu kopuşta filozoflar logosu kendilerine alırken, mitos yalancılara, epos ağlayıp sızlayan ozanlara bırakılır. Sonra yazı kültürünün en şiddetlenmiş bir zamanında, bizim zamanımızda, dağıtılan her şey bir araya getirilmeye çalışılır, sonunda hepsi aynı çuvala girer ama artık aradaki bağlantı unutulmuştur.

Filozofların elinde başka bir şeye dönüşmeden önce logos’a felsefî bir tını veren ilk kişi Presokratik felsefenin düşünürlerinden Herakleitos’tur. Herakleitos logos’u kendi felsefe dizgesinde merkezi bir konuma getirir ve onun kavramlaştırdığı logos, bizim bu yazının başında sunduğumuz mitosun işlevini ve mitos ile iletilenin logos olduğu savını anlamamızı olanaklı kılar.

Herakleitos’a göre evren çokluğun, akışın, oluşun yeridir. Karmaşık ve düzensiz görünür, çünkü karşıt güçlerden oluşur ve bu güçlerin mücadele alanıdır. Bu yüzden her şeyin atası savaştır ve olup biten her şey zorunlu olan bu savaşın sonucudur. Bilgelik, görünen karmaşanın altındaki sesi duymaktır. Bu ses karşıtların olduğunu, bunların birbirleriye çatıştığını ve sonunda her zaman birbirlerine dönüştüklerini söyler. Herakleitos’un logos’u budur, karmaşanın gürültüsünden çıkan ezgi. Çatışanların, dönüşenlerin, karşıtların arasındaki, sağduyuyla kavranacak olan büyük uyum. Logos, kaos içinde evrenin çeşitliliğin, değişimin, akışının içindeki tek, birleştirici akıl ilkesi, evrenin ve insanın yasasıdır: Zira her şey bu logos’a göre gerçekleşir.

Sözün efendi olduğu bir dünya kendini yazının sağlam zırhına teslim ederken mitosların işlevlerini oldukça benzer bir biçimde kendisinde barındıran Herakleitos’un logos’u Batı düşüncesinde bir dönüşüme uğrar. Yazıyla ilgili bir mitos ve Batı düşüncesinin “Platon’dan bugüne kadar” sözmerkezci bir dil kavrayışı içinde aşılmaz bir metafizik yarattığını ileri süren Derrida ile devam edelim.

Sahte bellek

Platon Phaidros’ta bir mit dile getirir. Mitte Platon Eski Mısır’ın eski ve önemli bir tanrısı olan Thot’tan bahseder. Thot sayı, hesap, geometri ve astronomi gibi pek çok sanatı ve tavla oyununu, zarları bulmuş bir tanrıdır. Ancak asıl büyük buluşu yazıdır. Thot bulduğu tüm sanatları tanrı-kral Thamus’a sunar. Thamus her bir sanatın ne işe yaradığını sorar ve kimilerini över, işe yaramaz bulduğu kimilerini de yerer. Sıra yazıya gelince Thot krala şöyle der: “Bu bilgi (to mathema) Mısırlıları daha bilgili ve belleklerini daha güçlü kılacak. Benim buluşum belleğin de bilginin de çaresidir.” Oysa kral Thamus, yazıyı yalnızca yararsız değil zararlı bulur. Thamus’a göre yazı belleği güçlendirmek şöyle dursun insanda unutkanlık yaratır. İnsanlar yazı ile kendi geçmişlerine, kendi belleklerine güvenmek yerine yabancı işaretlere güvenir olurlar. Thamus’a göre Thot’un bulduğu sanat hakikate götürmez, sadece hakikatin bir görüntüsünü, benzerini yaratır. Onunla haberdar olunur ama öğrenilmez, pek çok şeyin bilgisi elde edilir ama bilgelik ele geçirilemez. (274c-275)

Derrida’nın sözmerkezli dünyası

Derrida, yukarıdaki miti “Platon Eczanesi” adlı yazısında ele aldığında amaçladığı şey Batı düşüncesinde egemen olan bir dil kavramına dayalı yaklaşımı onu kemiren yerlerinden ortaya sermektir. Derrida Platon metnini bu amaçla yapıbozuma uğratır. Ancak burada konu edeceğimiz şey Derrida’nın tutunduğu varsayımlardır. Bu varsayımlar şunlardır: Tüm Batı düşüncesi sözmerkezlidir (logocentric). Platon’dan günümüze tüm metafizik tarihi, söze her zaman hakikatin kaynağı olarak yer vermiştir. Batı düşüncesine egemen olmuş bulunuş metafiziği, kendi dizgelerini öz ve doğruluk kavramlarıyla bir sıradüzen içine sokarak oluştururlar. Tüm düşünce, dil ve deneyimin temeli, söz, bulunuş, öz, hakikattir. Bu dizgelerin logos’a, akla, söze olan bağımlılıkları; dizgelerindeki her tür terimi karşıtlık ilişkisi içine sokar ve karşıt terimlerden bir tanesi hakiki olan, burada şimdi bulunan, doğru olan olarak tüm olumlu niteliklerle ortaya çıkarken, karşıt terime tüm olumsuz nitelikler yüklenir. Tüm Batı metafiziği, gerçek/gerçek olmayan, duyulur/düşünülür, öz/varoluş, doğa/kültür, gösteren/gösterilen, konuşma/yazı gibi böyle karşıtlıklarla oluşturulmuştur. Karşıtlıkların sıradüzenini oluşturan sarsılmaz bir ilk ilke olduğunu varsayan metafizik, kolayca içinden çıkıp birden başka türlü düşünebilme olanağını bize vermez. Derrida, ilk ilkeler oluşturma itkisinden kurtulamayacağımızın, bu metafiziğin dışında; metafiziğin sözdizimini kullanmadan bir söylem kuramayacağımızı kabul eder. (Derrida, 1999:175)

Öyleyse Derrida’nın Platon’dan bu güne kadar Batı düşüncesinin sözmerkezli olduğu savı üzerinde biraz düşünelim.

Sokratik eşik

Batı felsefesi kendi doğumunu her zaman Eski Yunan’a bağlar. Derrida Batı düşüncesinin sözmerkezciliğini de burada bulur ve zamanımıza kadar getirir. Eski Yunan gerçekten “sözün ağırlığı” altındadır ancak giderek artan bir biçimde sözün gücüne karşı yazı aracılığıyla mücadele etmiştir. Logos’un önce Yunan ardından tüm Batı düşüncesinde yavaş yavaş kaybolup başka bir şeye dönüşmesi sürecinde pek çok açıdan yerinde olan ama pek çok açıdan da sadece sembolik kalan bir eşik bulunabilir. Bu eşik Sokrates’tir.

Sokrates arkasında yazılı bir metin bırakmamıştır. Siyasal ve günlük yaşamı henüz tümüyle yazı ile kaynaşmamış Antik Yunan Devleti’nde dava kayıtları tutulmadığından Sokrates’in M.Ö. 399’da yargılanışı ile ilgili bilgiler bile metinleri birbirleriyle pek de tutarlı olmayan Ksenephon ve Platon gibi öğrencileri ve arkadaşlarının yazdıklarından elde edilir. Çoğu zaman felsefenin atası olarak nitelendirilen Sokrates’in yazılı metin bırakmamış olması doğal olarak Batı felsefesinde bir “Sokrates sorunu” ortaya çıkartmıştır.[1] Örneğin kimi felsefe tarihçilerine göre Platon’un Şölen, Phaidon ve Devlet’inde Sokrates, Sokrates havasından uzaktır. Tüm hayatı boyunca sadece konuşmuş ve soru sormuş bir Sokrates’in sesi Platon metinlerinde Platon harflerine dönüşmüştür. Ancak Platon metinlerinde nasıl bir Sokrates resmi çizerse çizsin, Sokrates’i nasıl konuşturursa konuştursun Sokrates’in sesini duymuş, sözü ondan devralmıştır. Zaten sokratikoi logoi[2] Platon’un ya da başkasının başka türlü yazarak çarpıtabileceği bir şey değildir. Çünkü Sokrates’in sözü, dinleyicisine bir “hakikat paketi” sunmaz. Sokrates ile yapılan sohbet Sokrates’in sorularına yanıtlar vermeye ve yarattığı açmazlarla baş etmeye çalışan kişinin bildiğini sandığı her şeyi birer birer elden çıkartmasıyla sonuçlanır. Sokrates’le sohbete katılan bildiklerinden olur, buna rağmen Sokrates ona gerçekten bilmesi gereken şeyin ne olduğunu söylemez. Sohbete katılan öğrenmek ister ama Sokrates öğretmek istemez. Sokrates karşısındakinin yalpalayışına, çaresizliğine, kafa karışıklığına ya da acemiliğine acımaz, onu açmaza iter. Ancak sonunda neye tutunması gerektiğini öğretmediği halde karşısındaki tutunacak bazı noktalar yakalayar. Sokrates öğretmemiştir çünkü bir öğretmen değil, annesi gibi bir ebedir. O muhatabının belleğini “öğretilmiş”lerden arındırdığında, düşünce kavramları yeniden kurup başka bir şey inşa edebilir hale gelir. Belleğindekiler yıkılırken ve aklında gidilebilecek en sağlam yol aranırken muhatabının çektiği çaresizlik bir tür doğum sancısıdır. Sokrates doğurttuğu şeyin gerçekte anımsandığını söyler. Bu zor süreçte yakalanan şey aslında bellekte her zaman varolan şeydir. Belleğin tüm karmaşasını, yabancı, yanlış olanı kırma azmi gösterildiğinde uyuyan logos bellekte uyanır. Platon’un Sokrates’i ne derse desin, Sokrates’in sözü budur: Maieutike.[3] Ama Sokrates bunu yazamazdı, yazarsa bu bir doğumu yazmak olurdu, doğurtmak değil.

Platon yazdı. Sokrates’in logos’u Platon’un belleğindeydi, bu yüzden o artık Platon’undu. Platon’dan sonra söz ile başka bir belleğe geçseydi belki başka bir hal alırdı. Çünkü söz su gibi girdiği belleğin biçimini alır ve bellek kiminse onun içinde bulunduğu varoluşsal koşullar doğrultusunda işler. Oysa Sokrates’in logos’u Platon’un kalemiyle yazıya geçti. Böylece bugüne kadar, bu biçimde geldi: Bir parça Sokrates ve Platon’un yonttuğu bir Sokrates heykeli olarak.

Platon Batı felsefesinin gittikçe koyulaşacak olan yazı fetişizmine doğru bir adım attı. Bu adımın izi Platon’un mitos, logos ve epos sözcükleri üzerine yaptığı yorumlarda görülebilir. Bu üç şey girdikleri suya yavaş yavaş alışıyorlarmış gibi Platon’un metinlerinde bazen iç içe geçerler bazen de özellikle ve özenle ayrılırlar. Platon, bir yandan ilk yapıtlarındaki kullandığı edebi üslûp,  akıllıca bir savı desteklemek için sanki kendiliğinden oracığa sıkıştırılıverilmiş gibi görünen bir mit ve maieutike’nin incelikleri ile suyu avucunun içinde tutmaya çalışır gibi yazının içinde Sokratik sözü tutmaya çalışır, öte yandan da hocası Sokrates sayesinde “anımsadığı” şeyle sanki mücadele eder: Logos’a bilgiç, ciddi bir hava katar, mitosu küçümser, eposu dizginlemeye çalışır. Sonunda Platon bir karşıtlık yaratacak kadar mitos ile logos arasındaki ayrımı derinleştirmeyi başarır.

Platon Devlet adlı yapıtında, yurttaşlarda doğruluğun oluşturulabilmese yönelik eğitim için mitosların kontrol altında tutulması gerektiğini ileri sürer. Ona göre söylenen öyküler ne anlattıklarına bakılarak seçilmeli ve kendi zamanının Yunan topluluğunda anlatılan mitosların çoğu atılmalıdır. (377c) Platon’un Sokrates’i Adeimantos’a kimlerin anlattığı öykülerin atılması gerektiğini söylüyor:

“- Hesiodos’un, Homeros’un ve daha başka şairlerin masalları. Bu şairler bir sürü masal uydurmuş, bunları insanlara anlatmış, hâlâ da anlatıyorlar.

– Nedir bu masallar? Ne kötülük görüyorsun onlarda?

– Çirkin uydurmaları anlatmaktan daha büyük kötülük mü olur?” (377d)

Sokrates, Hesiodos’un ve Homeros’un aktardığı çeşitli mitleri çirkin birer yalan olarak örnek göstererek Platon’un kentinde ne tür masalların söylenmemesi gerektiğini anlatmaya devam eder. Adeimantos Sokrates’i haklı bulur ve sorar:

“- Söylediklerin doğru, ama biri çıkar da güzel dediğin masallar hangileridir diye sorarsa, ne dersin?

– Şimdilik seninle ben şair değil, devlet kurucusuyuz. Biz kendimiz bir masal uyduracak değiliz. Kurucuya düşen, şairlerin masallarının ne yolda olacağını bilmek ve bu yoldan ayrılmalarına göz yummamaktır.” (378e-379a)

Mitos gibi epos da Platon’un sansüründen kurtulamaz. Müzikte kullanılan çalgılar da dahil, makamlar, şarkıların sözleri, ritimleri, şiirlerin ölçüleri doğru insanı yaratmak için hep doğru biçimde olmalıdır. Platon’un Sokrates’i Homeros gibi ozanların şiirlerinde kahramanlara söylettikleri yakınmalara da hiç dayanamaz: “Ünlü kahramanlara söyletilen ahlamalar, vahlamalar da kalkacak ortadan. (…) Demek ki bu ağlayıp sızlamaları ünlü kahramanlara değil, kadınlara, hem bayağı kadınlara ve aşağılık erkeklere bırakmalıyız. Şehrin kurucusu olarak yetiştirmeye kalktığımız kimseler, bu çeşit düşünlüklerden iğrenmeli.” (Devlet, 387d-388a)

İnsan Devlet’te, yurttaşları eğitme ve yönlendirme konusunda Platon’un gösterdiği aşırı baskıcı, yasaklayıcı, doğru yola getirici –öğretmen tavrını- gördükçe düşünmeden edemez: Acaba Platon hocası Sokrates’in logos’u akılda uyandırma, üstü kapatılmış, unutulmuş olanı hatırlatma tekniği olan Maieutike’yiunutmuş mudur?

Mitos ve epos’u gözden çıkararak bir anlamda logos kavramını yalandan ve sanıdan temizlemiş olan Platon logos sözcüğünü felsefenin dayanağı haline getirir ve onu bilgiye ulaşmak için sanılarımızın temellendirilmesi anlamında kullanır: “Doğru sanılar açıklayıcı bir nedene (aitias logismos) bağlanmadıkça değerli değillerdir” (Menon, 98a), “doğru bilgiye sahip olan bilgisini temellendirebilir de” (logon dounai) (Phaidon, 76b). Aynı şekilde Platon Theaitetos diyaloğunda da logos’u bilginin açıklanıp temellendirilmesi biçiminde alır. Buna göre, geçici, dayanaksız olan doğru sanı ancak logos’a, yani ussal bir temellendirmeye dayanırsa bilgi olur. (Theaitetos, 201d, 210)

Böylece Platon logos’a daha çok bir nous[4] anlamı katmıştır. Herakleitos’un logos’u evreni içeriden gören bir aklı temsil ediyordu. Çünkü akıl evrenin her parçacığında işleyen bir akıldı. Bu logos kavramı, Herakleitos “kendimi araştırdım” dediğinde söz konusu araştırmanın evrenin tümüne yönelik bir araştırma olmasını da içermesini gerektiriyordu. Bilen akıl ya da gören göz tümüyle bildiği ya da gördüğü şeyin içindeydi. Ortada bir ikilik ya da ayrım yoktu. Platon logos’u bilginin temellendirilmesi, muhakeme edilişi olarak ele aldığında, aklın kendisi ile yöneldiği şey arasında bir yarılmanın ortaya çıktığı görülebiliyor.

Böylece akılda zaten var olan bir “uyumluluğu” anımsatmaya yönelik, yaşamın içinde dramatik bir jest ve söz olmaya dayalı Sokrates’in maieutike’si Platon’un yazısında diriliğini yitirir, yazının kurgusal ağına düşer, böylece aslında ölür. Çünkü Platon’un Phaidros’da söylediği gibi yazı ölüdür. Hayatla, evrenle bütünleşik olmayı kendinde barındıran logos, yazının hükmü altında anımsanan, bilgiyi birleştiren olmaktan çıkar yargılayan, ayıran bir şeye dönüşür. Felsefenin bundan sonraki yolu hep Platon’da ve onunkine benzer biçimde Aristoteles’te biçimlenen bu logos kavramıyla devam edecektir. Böylece sözmerkezli evren ve onun alışkın olduğu düşünüş biçimi gücünü ve yerini gittikçe daha fazla yazının ölümsüz ama ölü harflerine bırakacaktır.

Çok eski mitosları da düşünerek yazının belgelemediği zamanlarda da izini aradığımız ve burada sözmerkezli bir düşünüşün niteliği olarak sunduğumuz logos bilgiyi bütünleştirmeye, karşıtlıkları ve ayrılıkları birbiriyle uzlaştırmaya ve yakınlaştırmaya yönelen akıl biçimindedir. Sözmerkezli bir evrende düşüncenin ve evrenin karşıtlıklarla örülü yapısı onaylanır ve her bir karşıt bu çatışmalar ve dönüşümler evrenini olanaklı kıldığı için aynı biçimde değerli görülür. Bununla birlikte dünya üzerindeki pek çok mitosun başına geldiği gibi sözün yazgısı kaybolmaktır. Söz uçucu ve yalancıdır. Onda doğrular akar: Çünkü her bellekte yeniden bozulur ve yeniden kurulur. Ama belleğin zayıflığı sözün gücüdür. Bu zafiyet ona dönüşebilme, her an yeniden sorgulanabilme, her an yıkılıp yeniden yükselme olanağı tanır. Sözün değeri yalanla ilişkisinden kaynaklanır. Çünkü yalansa bertaraf edilebilir, bertaraf edilebilirse yeniden başka biçimde kurulabilir. Eğer dünyası değişirse insan daha önce bildiğini, daha önceki yalanları unutur, yeniden bilmeye yönelir, bilgisini yeniden kurar.

Söz tek başınadır, bellekten başka güvencesi yoktur. Sahibi onu söyleyen de değildir, o söyler ve arkasını dönüp gider. Dinleyen duyduğu şeyle yapayalnız kalır. Çünkü söz bellek dışında hiçbir yerde ortaya çıkmaz. Bu yüzden kanıtsızdır, yalnızca bir yazıyla inkar edilemeyecek bir kanıta dönüşebilir. O zaman yazının yazarı sözün tanrısı olur. Batı düşüncesi, yazıdan bu yana sözün sahiplerine, konuşana değil, yazının yazarlarına aşılmaz bir otorite atfetmiştir ve bir yazı söz konusu olduğunda yazarını öldürmek hiçbir zaman Derrida’nın düşündüğü kadar kolay olmamıştır. Çünkü yazı bir kanıttır, bu yüzden dogma olmak onun kanındadır. İstediği kadar çokanlamlı okumaya izin versin, yazıda okurun tercih edeceği yön her zaman bir tanedir. Yazı sözü sonsuza kadar saklar, ama bunun bedeli sözün esnekliğinden, yalanından, dönüştürülebilirliğinden, eleştirilebilirliğinden ve unutulabilirliğinden feda etmektir. Bu sertlik yüzünden yazıda karşıtların ilişkisi, Derrida’nın haklı olarak şikâyetçi olduğu gibi hastalıklıdır ve bu hastalıklar yazının yarattığı metafizik içinde Derrida’nın söylediği gibi aşılamaz, iyileşemez olurlar.

Yazı fetişizmi sert, karşıtlardan birinin her zaman ezildiği, dogmatik bir evren yaratmıştır. Böyle bir evrende logos sesini kaybeder: Zamanın bir noktasında yazının keşfi ve kullanımı logos’u, sözün efendi olduğu bir dünyaya özgü olan bir düşünüş biçimini unutturmuştur. Yazı gibi çarpıcı bir yeniliğin sözmerkezli bir dünyada böyle bir değişiklik yapmaması ve sözün egemenliğini bugüne kadar sürdürüp yazıyı ikincil bırakması şaşılacak bir şey olurdu.

Nil Göksel

Kaynakça

Erhat, Azra, Mitoloji Sözlüğü, İstanbul: Remzi Kitabevi, 2006

Champell, Timothy, Reading Plato’s Theaetetus, Cambridge: Hackett Publishing Company, Inc., 2004

Derrida, Jacques “Plato’s Parmacy”, Dessimination, Çev. Barbara Johnson, London: Continuum, 2004

Derrida, Jacques, “Göstergebilim ve Gramatoloji”, Çev. Tülin Akşin, Toplumbilim Dergisi, Ankara: Bağlam Yay., no:10, 1999

Platon, Phaedrus and, the Seventh and Eighth Letters, çev. Walter Hamilton, London: Penguin Books, 1973

Platon, Devlet, Çev. Sabahattin Eyüboğlu, M. Ali Cimcoz, İstanbul: Remzi Kitabevi, 1995

Tedlock, Barbara Şaman’ın Bedenindeki Kadın, çev. Pınar Savaş, İstanbul: Mia Yayınları, 2005


[1] Felsefede Sokrates sorunu olarak adlandırılan şey Platon, Aristoteles gibi Sokrates’i anlatan düşünürlerin sundukları bilgilerin ne kadar kendilerinin ne kadar gerçekten Sokrates’e ait olduğuna yönelik tartışmadır.

[2] “Sokratesçi diyaloglar” ya da “Sokrates ile konuşmalar”. Poetika’da Aristoteles bu deyimi yazınsal bir tür adı olarak kullanıyor.

[3] Doğurtma sanatı.

[4] Sözcük anlamı zihin veya akıl. Antik Yunan felsefesinde kavramlar aracılığıyla bilme yetisi olarak kullanılmıştır.

Etiketler:, , , , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: