(İzinde) olduğum Kaymera

Nil Göksel

Bilindik o öyküden yola çıkalım: Adem henüz tanrısıyla başbaşa. Tanrısı ondan bir Havva çıkartmış ve mahlukatı yaratıp Adem’in hizmetine vermiş. Adem Havva’yı ve hayvanları tek tek isimlendirmiş. Ancak henüz hikayede bir yılan -şu akıl çelici hayvan- yok ve henüz bir kadın da yok -şu yoldan çıkarıcı hayvan-. Bu yüzden söylenceye göre henüz bilme ya da bilgi yok. Demek ki yoldan çıkmadan önceki tüm isimlendirmeler bilginin yokluğunda yapılmış. Şimdi tam da bu yüzden Derrida’nın sözüne istinaden ben beni yoldan çıkaracak hayvanın/hayvanların izindeyim.

İnsan üzerine düşünmeye girişecekken hayvana geçtim. Yoksa geçmek yerine atlamak ya da düşmek mi demeliydim? Öyleyse The Fall. Yine de bu metni felsefi antropolojiye karşı “felsefi bir zooloji” olarak kurmayı tercih ederim. Kuşkusuz bu Derrida hamlesinden ilham almakla olabilecek bir şey. Alt üst edici, umut kırıcı ve aporetik Derrida metinlerinin işaret ettiği gibi koskoca felsefe tarihinde “question d’animaux” mevzu bahis edilmemiştir. Derrida’ya göre insanın ne olduğunu söylemek pek becerilebilecek bir şey olmadığı için de insana ilişkin soru insanın ne olmadığı söylenerek yanıtlanır durur. Nitekim felsefenin bugüne kadar en ufak bir şüphe taşımaksızın söylediği şey, insanın hayvan olmadığıdır. Oysa sadece bu bile bizi “hayvan sorusu”na götürebilirdi. Ne de olsa hayvan sorusu insan sorusudur. Derrida’ya göre içinde bulunduğumuz metafizik tümüyle çok keskin ve kalın bir çizgiyle bölünmüş insan/hayvan ayrımına dayanır ve Derrida nerede bizi zapturapt altına almış bir hiyerarşik karşıtlık ilişkisi gördüyse yaptığı gibi bu tehlikeli karşıtlığı da yapıbozumuna uğratır.

[Zümrüdüanka]

Gizemleri nedenlerin yokluğundan değil de hızlarından kaynaklandığı için analojilerle düşünmek her zaman ufuk açıcıdır. Felsefedeki yolları görmek için bilim ya da sanat tarihine bakmak örneğin. Şimdi düşüncede “insan”ı aradığımda kafamdaki karışıklığı düzenlemek için Worringer’in sanat tarihini açıklamada kullandığı kuramını aklımın bir köşesinde tutmak işe yarar gözüküyor. Worringer sanat tarihindeki farklı tarzda yaratıları einfühlung ve soyutlama kavramlarıyla açıklıyordu. Natüralist tarzda bir yaratı bizim kendimizi eserde gördüğümüzde, yani bir tür yapıt ile özdeşleyim içine girdiğimizde duyduğumuz hazdan kaynaklanırken, soyut sanatta dünyaya karşı duyduğumuz korkular soyutlama içtepisiyle kendini dışa vurur. Her iki tür sanat tarzı da yeteneği ya da yeterliliği değil, belli bir tür ihtiyacı belirtirler. Worringer’in kuramı temelde modern sanatı açıklamak için ortaya konulmuştur. Ama ben aynı düşünce biçimi genişleterek çağdaş sanat için de “çoğaltma” kavramının kullanılabileceğini düşünüyorum. Sanıyorum bu kavram günümüzdeki sanatın nesne çoğaltmaya dayanan niteliğine doğru bir göndermede bulunuyor. Kilitlendiği nokta ise nesne çoğaltmanın aynı zamanda fikir ya da kavram çoğaltmak demek olmadığı. Sanırım bugün ihtiyacımız olan şey bir “karşılaşma/karşılama”.

Worringer kavramlarından yola çıkarak aynı yolu katedebilirim. Felsefede insan fikri derinleştikçe bu aynı anda hem bir einfühlung hem de bir soyutlama olarak ortaya çıkar. Soyutlama evrenin korku dolu çeşitliliğinden evrensel bir insan kavramı çıkartmaya dayanıyor. Heidegger’in söylediği gibi evrensel kelimesinin ne anlama geldiğini bilmediğimizden bir kavramın (Heidegger için Varlık’ın) evrenselliğinden söz etmek bizi çıkmaza sokar. Bu yüzden insana ilişkin her tür evrenselleştirme iddiası sadece bir soyutlama olarak kalır. Bir soyutlama şeyi farklılıklarından, çeşitliklerinden soyma, bir Aynı’ya, bir benzere dönüştürme işidir. Ancak bu Aynı, bir einfühlung duygusu içinde kurulmuş bir aynıdır. Bir benzetmeden,  kendine benzerlikten, o Aynı içinde olmuş olmaktan duyulan hazdır hümanizmin temel güdüsü. Hümanizm eleştirileriyle Aynı’nın dağıtıldığı bir evreye giriliyor. Bu çağın her kavramında olduğu gibi çoğaltma insanın uçuşana kadar toz haline gelmesine yol açıyor. Şimdi öyleyse bir karşılaşma ya da bir karşılama gerekiyor.

Neyle karşılaşılacak, ne karşılanacak?

Derrida’nın konukseverlik kavramına benzer biçimde karşılama diyorum. Karşılama ve karşılaşma kavramlarında sürpriz bir gelecek, Derrida’nın tabiriyle bir vaad var. Karşılama ya da karşılaşma kavramların, kimliklerin birbirleriyle gerçek bir ilişkiye çatışmaya girecekleri, birbirlerini dönüştürecekleri, eritebilecekleri bir geleceği vaad ediyor. Batı metafiziğinin temelinde olan karşı karşıyalık ya da postmodern bir çoğaltma, yanyanalık değil, ihtiyacımız olan bir karşılaşmadır. Her şeyin yan yana çoğalıp durduğu bir zamandayız. Büyük bir yığının içinde yapıbozumun egemeni sallantıya uğratmakta kullandığı “öteki” de egemen ile yan yana durur. Bu ben-öteki karşıtlığında, öteki bile olamayanlar hakkında konuşmaya hiç yeltenmememiz de belli ki daha vakti gelmemiş başka bir sorun. Öyleyse birbirinin etrafında dolanan, birinden diğerine atlayan, ertelenen ve asla karşılaşmayan kimliklerin, kavramların dünyasındayız. Derrida’nın bulunuş metafiziği dediği şeyi sarsmasıyla biz kendimizi bir anda “mitoz metafiziği” içinde bulduk. Aslında hiç çeşitlenmeyen, sürekli bir çoğalma içinde bir evrende. Öyle görünüyor ki çıkışı olmadığı düşünülen en kapalı sistemlerden yuvarlana yuvarlana yavaşça çıkmak mümkün olabiliyor. Derrida’nın içinden çıkılamaz dediği Batı metafiziğini, yapıbozumun tekniklerinden ilham alıp gözleri görmeyen koca bir dev gibi ortalığı yıkıp döken postmodernizm yerinden küçük küçük oynatmışa benziyor. Öyleyse bu mitoz çoğalmanın içinde başka bir şeye dönüşebilmemizin, bizi gerçek bir kavramsal mücadeleye, fikirsel çeşitlenmeye götürebilecek mayoz bir bölünme yaşayabileceğimiz bir metafiziğin yolunu bulmalıyız. Göstergede anlamı sürekli ertelen bir metafizikle yanyanalığa ve çoğalmaya gittiğimize göre kimliklerde, kavramlarda, göstergelerde bir karşılaşma ya da karşılama bulabildiğimizde başka tür bir metafiziğe geçebileceğimizi düşünmemiz mümkün. Bu yüzden geleceğimiz ancak bir karşılaşma olabilir.

Gelecek düşüncesi bir amaçlılık gerektiriyormuş gibi düşünülebilir. Eğer gelecekle amaçlılık yönünden bir ilişki kuruluyorsa bu gerçekten antropolojinin ensemize yapıştığı anlamına gelir. Derrida Les Fins d’Hommes metnine üç alıntı ile başlar. İlk alıntı Kant’ın insanı amaç olarak ortaya koyduğu cümlelerdir. Sartre’ın olan ikinci alıntı ontolojinin insan realitesinin son ereklerini belirleyebileceğine işaret eder. Üçüncü alıntı Foucault’nun insan denilen şeyin bir keşif olduğunu söylediği cümlelerdir. Böylece daha metin başlamadan Derrida’nın sorun ettiği şey ortaya serilmiş olur. İnsanın özü hep amaçsallık ile kavranmaktadır, ta ki Foucault insanın amaçlar olarak sunulan şeyler tarafından inşa edildiğini söyleyene kadar. İnsan kurulu bir gelecek içinde yürümesiyle insandır.

Antropolojizm felsefede kaçılmaz tuzaklar kurar. Derrida Hegel’den, Husserl’den, Heidegger’den yükselen anti-hümanizmin yanı sıra bu metinlerin başka yorumlamalarıyla hümanizme de kaynaklık yaptığını söyler. Derrida Heidegger’in Hümanizm üzerine Mektup’undan şu cümlelerini alıntılar: “Her tür hümanizm bir metafiziğe dayanır ya da kendini bu biçimde kurar. Varlık’ı sormaksızın insanın özüne ilişkin yapılan her belirleme metafiziktir. Bu yüzden insanın özünün belirlendiği her hümanistik tavırda metafizik kendini açığa vurur. Aynı şekilde her tür hümanizm metafizik kalır.” Bu nedenle Derrida’ya göre metafiziğin ya da ontolojinin “yapıbozumu” doğrudan anti-hümanistiktir. Derrida için antropolojizm dünyayı (Fransa’yı) sardığında buna karşı bir anti-hümanist hareketin gelişmesi doğaldır. Hümanizm ve antropolojizm eleştirisi bugünün düşüncesinin baskın bir karakteridir. Yine de Derrida’ya göre ortada paradoksal bir fenomen vardır. Çünkü Hegel, Husserl ve Hiedegger metinlerinin yorumlarından hümanizm eleştirileri gibi hümanizmin kendisi de çıkar.

Derrida The Ends of Man’de Heidegger’in hümanizme karşı eleştiri ile çelişen hümanist tutumu göz önüne serer. Heidegger Daisen’ı Varlık’tan ayırırken aslında onları birbirine bağımlı kılmıştır. Çünkü Varlık bilinebilmek için insan varlığına gereksinim duyar. Varlığın bilinebilmesi insanın varlık sorusunu sormasına bağlıdır. Heidegger’e göre Varlık sorusunu görmezden gelme nedeniyle oluşan yurtsuzluk ancak Varlık’la mesafeyi açarak olur. İnsanın özünü oluşturan ve saygınlığını arttıran şey budur. Yani varlık ortaya çıkabilmek için insanın işbirliğine ihtiyaç duyar. Demek ki Varlık’ı düşünmek insanın kaderidir ve Varlık’ın kaderi insanın elindedir. Bu bakımdan Derrida’ya göre Varlık sorusu insanın amaçsallığına ve eskatolojiye bağlı olduğu için bulunuş metafiziğinden kaçamamıştır.

Oysa bir karşılaşmanın nasıl olacağı her zaman karanlık ve belirsizdir. Bu yüzden amaçsallıkla asla birlikte düşünülemeyecek bir şeydir karşılaşma. Bu karşılaşmayı sağlamak; Pandoranın kutusunu açmak amacımız değil, geleceğimize yönelik bugünkü sorumluluğumuzdur.

[sfenks]

Bu yüzden bugün sorunumuz şu: Bir hayvanla ya da bir kadınla neden hiç karşılaşmadık ve nasıl karşılaşacağız?

[eklem bacaklılar]

Derrida şunu söyledi: Batı metafiziği egemen kavramların altında bastırılmış ötekilerle bir sıradüzeni içindedir. İnsanın ötekisi hayvandır, erkeğin ötekisi kadın. İkinci karşıtlık aslında ilkinin içinde olduğu için insan/hayvan karşıtlığından yol alabiliriz.

Derrida’ya göre kendisine kadar tüm filozoflarda mutlakmış gibi sunulan insan/hayvan ayırımı var. Descartes’ın rasyonalizmi ya da Heidegger’in Dasein’ı hep insanla hayvanın sınırını çizmek için belirlenmiştir.

Yaşama ait olduğunu düşündüğümüz bütün sınırları; canlı ile ölü arasındaki, insan denilen varlık ile hayvan arasındaki sınırları sorgulayan hayvan sorusu, “bütün sorunlarımızın biçimlendiği ve belirlendiği o sınırı temsil eder: İnsanın özü ve geleceği, etik, politika, hukuk, insan hakları, insanlığa karşı suçlar, soykırım…” Derrida hayvan sorusuyla, bugünün insanı için kendisini “dünya” adını verdiği şeyin içinde “hayvan” adını verdiği şeyin üzerine ve karşısına koymanın bir yolu olan “dünyasal antropolojiyi”, yani insan adı verilen canlı ile hayvan adı verilen canlı arasındaki mutlak karşıtlığın sınırını sorunsallaştırmaktadır. Ancak Derrida Batı metafiziğinin hiyerarşik karşıtlıklarını yapıbozumuna uğratırken uyguladığı stratejiyi insan/hayvan sınırıyla oynarken de uygular: bu sınıra doğrudan saldırmaz. Sınırın tahribini yapar yalnızca; kesik, kimi yerde belirsiz akıl karıştırıcı yapısını ortaya serer.

İnsanın ötekisini hayvan diye belirlediğimizde Derrida hangi hayvan diye sorar? Hangi hayvan insanın ötekisidir? Fil mi, karınca mı, bir yunus mu, bir virüs mü? Derrida insanın karşısında tek bir hayvan olmadığına işaret etmek için Fransızcayla oynayarak ecce animot der. Hayvanlara karşı giriştiğimiz tüm şiddet temelde bu kavramsal şiddete dayanır Derrida’ya göre. Hayvanları öldürmemiz, onları kurban etmemiz, üzerlerinde deneyler yapmamız, Derrida’nın tabiriyle onlarla böyle tuhaf bir savaş halinde olmamızın temelinde bu kavramsallaştırma vardır. Buna ecce insane demeli.

Evrenselleştirmeler soyutlamalardır. Nasıl evrensel olduğu iddiasıyla bir insan soyutlaması yapıyorsak, bu soyut insanın da karşısında türlerin çeşitliliğini dikkate almayan soyut bir hayvan tasarımı yerleştiriyoruz. Düşündüğümüzde hayvan denilen canlı ile insan denilen canlı arasında hiçbir rasyonel ayrımın yapılamayacağını görebiliriz. Zaten Derrida bu kafa karışıklığını gideremeyeceğimiz ama en temel sorunlarımızın bu mesele etrafında dönüp durması yüzünden hayvana ilişkin soruyu güç ve muammalı bulur. Dilimizde ve düşünce sistemimizde böyle mutlak bir ayrımımız olmasına rağmen iyice görmek için bu karşıtlık sınırına yaklaştığımızda tutunabileceğimiz bir şey bulamayız. Tek görebileceğimiz şudur: soyutlamalarımız einfühlung (özdeşleyim) ile birlikte biçimlenir. Bize benzeyen şey insan olabilir ancak. Biz kendilerini insan, başka kabileden olanları bir hayvan türü olarak gören ilkel insanlar gibiyiz. Yaptığımız özdeşleyim dışında elimizde başka bir şey yok: Ne bilinç, ne akıl, ne de dil… Özdeşleyim kuramadığımızda bir canlıda bilinci, aklı ya da dili varsayamıyoruz. Bu yüzden hayvanlara karşı yürüttüğümüz savaş; öldürmeler, işkence ve araçsallaştırmalarda sonuna kadar kendimizi haklı buluyoruz. “Biz-insanlar” sözü evrensel hakimiyetimizin, kendimize atfettiğimiz hakların en vurucu temsili.

Tek bir türmüş gibi tüm hayvanlar alemi tek bir biçimde yapılmış “we-men” karşısında dilsiz duruyor. Özdeşleyim akılsal değil, benzerinden duyulan haz temelli duygusal bir tepki olduğundan “we-men” kavramı herhangi bir woman içermez. Bu yüzden man ya da insanoğlu kadını insan kavramının dışına atar. Kadının “daha çok hayvan ama oldukça az insan” kategorisine sokulduğuna ilişkin varsayımı en çok şu “kadının insan hakları” diye bir şeyden bahsedilebiliyor olması gösteriyor. “Kadının insan hakları” denilen şeyin mantığını kavramak için hiç söze girişmeden Hıristiyan ikonografisinde The Fall sahnelerini akla getirmek bile yeterli. Mesela Michelangelo’nun Sistin Kilisesi şapeline yaptığı freskoyu. Fresko, Havva’yı ve dolayısıyla İnsan’ı/Adem’i yoldan çıkaracak olan şeytanı yarı yılan yarı kadın biçiminde gösterir.

 [aslanlar ve geyikler]

İnsanın diğer canlılardan ayıran şeyin ne olduğunu bilemeden insana uygun ve uygun olmayan muamele biçimlerini belirleyen insan haklarını temellendirmeye çalışırız. İnsan hakları bir monologtur, çünkü insanın kendine muamele etme biçimlerini öngörür. Burada özne hem faildir hem de yapılan şeye muhattap. Bu iç konuşma sağlılıklılık belirtisimiş gibi düşünülebilir, ta ki “kadın hakları”, “hayvan hakları”, çocuk hakları”, “hasta hakları”nın öznenin dışarıda bırakıldığı, tümüyle muamele edilme biçimlerinin öngörüldüğü metinler olduğu hatırlanılana kadar. Düşünce sistemimizin tüm karşıtlıklarının üstünde en temel karşıtlık etkenlik ve edilgenliktir. Kadın ya da hayvan muamele gören olduklarına, birer özne olamadıklarına göre temelde özdeşleyime dayanan insan hakları man to man bir konuşmadır.

 [muhabbet kuşları]

Derrida umutsuzdur. İçinde bulunduğumuz metafizikten çıkılamaz. Derrida’nın çabası, yapıbozum da buna yeltenmez zaten. Mesele ipin üstünde durmak ve dengelerin hassaslığını, kırılganlığını göstermektir. Bu yüzden yapıbozum, ötekinin bastırılmış sesini açığa çıkartarak bir tür ekleme yapar. Yapıbozumun arkasından gelen postmodern yaklaşımlar ise tüm sesleri sonuna kadar açar ve sesler arasında önlenemez bir eşitlik yaratırlar. Herşey aynı anda konuştuğunda hiçbir şeyin sesi çıkmıyor demektir. Bu yüzden daha önce olduğu gibi yapıbozumda da, postmodernizmde de hayvanlar, erkekler ve kadınlar hiçbir biçimde karşılaşmazlar. Öteki söylemi ya da Derrida konukseverliği böyle bir karşılaşmaya imkan tanımaz. Yapıbozum stratejileri egemeni yerinden etme amacını taşımadığı, sadece egemenin altını oyma mücadelesini sürekli kılmaya yönelik olduğundan ötekini mevcut halde yani ikincil konumda bırakırlar. Ötekinin ötekiliği egemenle mücadelede zorunludur.[i] Bu ise eninde sonunda egemenin egemenliğini pekiştirmesi anlamına gelecektir.

Bugün izin vereceğimiz bir karşılamayla kimliklerde ve kavramlarda yıkımla, erimeyle, büyümeyle, evrimle ya da dönüşümle sonuçlanabileceği gerçek bir karşılaşma tüm aporialara karşı tek umuttur.


[i] Yapıbozumdan hareket eden ve yapıbozum stratejilerini kullanan feminizm ve kimlik politikalarının bu nedenle işlevsiz olduğuna başka bir yazıda değinilmişti: Nil Göksel, Postoral İktidar: Postmodern İktidar Üzerine Düşünceler

KAYNAKÇA

Derrida, Jacques. Öteki Hedef, Çev. Melih Başaran, İstanbul: Bağlam Yayınları, 2003

“The Ends of Man”, Philosophy and Phenemonological Research, Vol 30, No. 1, sayfa 31-57, 1969

“The Animal That Therefore I am”, Critical Inquiry, 28, 2002

“De quoi demain… Dialoque”, E. Roudinesco ile şöyleşi, Champs Flammarion, 105-127, 2001

Gilliland, Rex. “What Becomes of the Human after Humanism? Heidegger and Derrida”,

http://home.southernct.edu/~gillilandr1/jobs/WhatBecomesoftheHumanafterHumanism5.htm

Lawlor, Leonard. “Bu Yeterli Değil: Derrida’da Hayvanlar Sorunu”, Cogito, sayı 47-48, 2006

Nalbantoğlu, Hasan Ünal. “Derrida’nın Kurgusöküm’ü: Öznesiz Bir söyleme Doğru”

Etiketler:, ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: