Pastoral Manzara: Postmodern iktidar üzerine düşünceler

Nil Göksel

İnsanın tarihte yürüyüşü büyük bir bataklıktan geçer gibi. Bir adım atmak iyi, çünkü durdukça ya da çırpındıkça gömülüp gitmemek elde değil. Adımlar da akıldan ya da hesaptan çok kurtulma arzusuyla dolu. Kurtarılmış yerden kurtuluşumuza bakıyorum. Modernizmin ardında kalandan, o büyük aklın üstesinden gelmiş bu şenlikli dağılmış eve.

Aydınlanmanın umut ve güç dolu bir çağrısı vardı. İnsana artık büyü, kendi ayakların üzerinde dur diyen. Aklını putlarından kurtar, bedenini ve zihnini senin adına denetleyen dediğim dedik tanrılarından, o tanrıların dinlerinden, görmediğin tanımlayamadığın şeyin gücünden, inanma duygusundan ve imgelemden, sınıflandıramadığın ve belirleyemediğin, tek tek ısrarla ve sırayla gözlemleyemediğin şeyden, bir kesinlik arzusu taşımamaktan, matematik diline dökülemez ve ölçülemez olandan, yöntemsizlikten, aklın sıçramalı şaşkın yürüyüşünden kendini kurtar. Büyümek daha çok özgürleşmek demektir. Aydınlanma ideali buydu. Yine de aklı özgürleştirmeye yönelik bu ideal Horkheimer’ın deyimiyle bir akıl tutulmasına dönüştü. Amaçların kendilerini sorgulayan bir akıl yerine o amaçlara ulaşmada kullanılacak araçların yeterliliğiyle ilgilenen bir akıl kavramını öne çıkartıldığından. Böylece öz ile görünüş arasında, nesne ile özne arasında, bütün ile parça arasındaki bağlantıya yönelen, Horkheimer’ın nesnel akıl dediği bir akıl, araçsal/öznel akıl tarafından bastırılmış oldu. Modern devlet bunu kendinde yansıtan bir örgütlenmedir ve kendi iktidarının rasyonalitesini böyle bir akla dayandırır. Bu, devlet aklı denilen siyasi doktrinde de belirir, Foucault gibi söylersek: Devlet aklı ilahi, doğal ya da insani yasalara göre bir yönetimsellik ilkesi olarak ortaya çıkmaz. Dünyanın genel düzenine karşı saygı göstermesi gerekmez. Devlet aklı, sadece devletin gücüne uygun olarak yönetmek ve geniş kapsamlı, rekabetçi bir çerçevede bu gücü arttırmaya yönelmektir. Feodal yapılı bir devlet biçiminin yıkıntısının üzerine yükselmiş modern devlet, böyle bir gücü geniş topraklar üzerinde siyasal ve ekonomik yapıya hükmeden merkezi bir örgütlenmeyi gerçekleştirmek için kullanır. Modern devletin tüm bürokratik, sivil, askeri yapıları bu gücün korunması ve arttırılması için çalışır. Vatandaşlarıyla arasında rızaya dayalı bir sözleşmeyi varsayarak ulusal çıkarlar diye belirledikleri doğrultusunda yetiştirir, eğitir, denetler, suçlar, yargılar, konuşturur ya da susturur. Hatta kimi zaman giderek daha çok keskinleştirilen bir akılla modern devlet, idealindeki en iyi insana ulaşabilmek için insanlık tarihinin en tuhaf kurumlarını, bilimini, olaylarını yaratır: Soykırımlar, öjenizm, toplama kampları… Akıl ile akıldışı arasındaki şu ince çizgi. Ama devlet iktidarı eninde sonunda hep bir kentin üstüne çökmüş kara bulutlar gibi kalır. Çünkü hedef aldığı özneler anonimdir. Saklanılan, sinilen yere ulaşmayı sağlayacak incelik devlette yoktur. Foucault’yla beraber düşünürsek devlet, iktidarı için kullandığı tüm mekanizmalarıyla beraber büyük bir güç yaratır ama tam da bu yüzden gerçek iktidar ilişkilerinin üstünden teğet geçer. Bilgi, beden, cinsellik gibi tüm iktidar ilişkilerin ağı düşünüldüğünde devlet iktidarının en derine sızmasına engel olan o katılığı fark edilir. Daha derine sızmak isteyen daha sıvı bir iktidar olmayı başarabilmelidir. Ancak daha sıvı bir iktidar, Foucault’nun içinde her zaman özgürlük alanı gördüğü iktidar ilişkilerinin kapanıp tersine çevrilemez biçimde tek yönlü, sabit bir nitelik alarak bir tahakküm odağına dönmesini sağlayabilir. Katı, asık suratlı sonuna kadar ussallaştırılmış modern devlet postmodernizmde artık sıvılaşır.

Postmodern Devlet, şimdi önümüzde olan: Akışkan, kibirli olmak yerine onaylayıcı, görmezden gelmek yerine çoğulcu, tehlikeli gördüğü ideolojiye karşı ezen değil, polis değil, yolunu bulan. Modernizmin sert, uzlaşmaz, kendi zamanın o büyük çelik makineleri gibi biçerek, yanlış ya da farklı olanı sökerek giden acımasız aklına karşı postmodernizmin girdiği kabın şeklini alan plastik aklı. Çelikten modern devletin fonunda nasıl aydınlanma hareketi varsa, postmodern devletin fonunda da modernliğin panzehiri gibi ortaya çıkan postmodern bir zihin durumu var: Mutlağın, hakikatin baş edilemez açmazlarına karşı oyuncu bir zihin, doğrunun zeminini kaydırarak doğruluk sorunlarından kurtulan, yeni bir yere gitmeye isteksiz sürekli mevcutları kolajlayan, pastişleyen, kavramların belirlemelerini sınırlarını kaldıran ama kimliklerin kenarlarını bileyen. Bu zihin, modernliğin biçtiği her şeyi gürül gürül topraktan fışkırtır: Akıl dışı, tanınmamış kimlikler, bir türlü yeterince yakından görülememiş, elle tutulamamış birey, kurtulmak için fırlatılan sonra bir bumerang gibi geri gelip insanın suratında patlayan tüm o şeyler. İnsanın özgürleşmesi amacıyla ortadan kaldırılmak istenen her şey, yine insanın özgürleşmesi amacıyla postmodernizm tarafından sahneye çağrılır.

Modern devletin başka bir şeye dönüşmesi sürekli bu zihin durumunun tetiklenmesini gerektirir. Postmodernlikte devlet dışı örgütlenmeler devletin yerine düzenleyici rolü üstlenirler. Devletler arasında sınırlar erir, iç ve dış ilişkiler ayrımı kaybolur ve bir bağımlılık düzeni ortaya çıkar. Devlet üstü yapılar dünya siyasetini ve ekonomisi belirler. Bunlar bugün, Avrupa Birliği, Uluslararası Para Fonu, Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası gibi örgütlenmelerdir. Ulus devletler emperyalizmin bu son görünümünde işlevsel olamayacak kadar katı ve kendi içlerine kapalıdırlar. Bu yüzden modern devletin sıkıntı yaratan ulus temeli kırılır. Buradan, tarihte ulus devletlerin yerini giderek daha çok etnik ya da dinsel temelli ama esas olarak piyasa niteliğine göre biçimlenecek kent devletlerinin alacağını öngörmek zor olmaz. Parçalanışlarla sistemin iplerinin giderek daha az elde toplanması eş gider. Kendi haline bırakıldığında bile iktidar dağılmaktan çok her zaman mümkün olduğunca bir yerde toplanmaya meylettiği içindir ki, çok parçalılık, parçaların özgürlüğü gibi görünen şey globaliter rejimi önlemez.

Postmodernlik temelde üç şey yapar: akla karşı akıldışını öne sürer, böylece belirlemeleri muğlâklaştırır ve daha önce bir türlü yakalanamayan en küçük noktaya kadar gider; kendisine en küçük alan bırakılmış kimliğe, bireye, nefse. Postmodern devlet anlayışının hâkim olduğu bir dünyada da bu üç şey karşılığını bulacaktır: Seküler modern devlete karşı koyu bir din, modern aklının paranoyakça kesip biçtiği doğrular, yanlışlar, belirlemeler yerine demokrasi, özgürlük, vs. kavramları üzerine şen şakrak düşünüşler, o her zaman aç tüketiciye -bireye, onun nefsine- hedeflenme ve kimlikleri birbirine karşı sürekli bileyiş.

Pastoral iktidar postmodern devlet için biçilmiş kaftandır. Foucault merkezileşmiş, merkezileştirici bir iktidarın siyasi biçimi olan devlette en başından beri içten içe gelişmiş, iktidar tekniklerinin giderek bireye yöneldiği ve bireyleri sürekli ve kalıcı bir biçimde yönetmeyi hedefleyen bir başka iktidar biçiminin var olduğunu öne sürer. Bu bireyselleştirici iktidar biçimi pastoralliktir. Kelimenin insanın kafasında canlanan o ilk, en yalın imgesiyle pastoral iktidar çobanın sürüsü üzerindeki iktidarıdır. Bu aslında siyasetin bir sürüyü gütmek olduğuna ilişkin çok eski bir metafordur. Eski toplumlarda tanrılığı ve krallığı çobanın yaptığı işe benzer olarak düşünmek yaygındı. Tıpkı sürüsünü beslenebileceği verimli bir otlağa götüren ve sürüdeki her bir hayvanın selâmetinden sorumlu olan bir çoban gibi krallar halklarının, tanrılar da insanların çobanıydı. M.Ö. 1300’de Hitit kutsal metinlerinde güneş tanrısına insanlığın çobanı olarak seslenilir. Sümer’de bereket tanrısı Dumuzi’nin lakabı sipad yani çobandı. Babil mitolojisinde tanrıların tanrısı Marduk, insan ırkına çobanlık yapan bir önderdi. Marduk’un ışıklar saçan dört gözü ile her şeyi gördüğü, dört kulağı ile de her şeyi duyduğu düşünülürdü. Yunan mitolojisinde Argus da yüz gözlü ve hiç uyumayan bir çoban-tanrıdır. Hiç uyumayan gözler ve kulaklar bir çobanın ya da bir çoban-tanrının sürüsünün üzerinde sağlamak zorunda olduğu denetim için mükemmel özellikler. Krallar kendi güçlerini tanrılara dayandırırken tanrılara atfedilen çobanlığı da devralırlar. Eski Mısır’da Tanrı Ra, herkes uyuduğu zaman gözünü sürüsünden ayırmayan ve onlar için en iyisini isteyen tanrı olarak tanımlanırdı. Bu yüzden firavun da bir çoban olarak görülür ve tahta çıkarken yol göstericiliğin ve koruyuculuğun simgesi olarak çobanın değneğini taşırdı. Babil’de Marduk ve Babil hükümranlarınca paylaşılan unvan yine “insanların çobanı” idi. Çoban metaforu İbrani gelenekte de yoğun biçimde kullanılır: Rab sürüsünü çoban gibi güder, kolu ile kuzuları toplar, onları bağrında taşır, emzikli olanları yavaş güder; tanrı sürüsünü sever, sürüsünün gereksinimini sağlar, sürüsünün önünden giderek ona en yararlı yolu gösterir. Hıristiyanlıkta da aynı imge önemini korur. İsa koyunları uğruna canını feda eden bir çobandır. İsa şöyle der: Ben iyi bir çobanım. Koyunlarım sesimi işitirler. Ben onları tanırım, onlar da beni izlerler. Onları hiç kimse elimden kapamaz. Benim sesimi işitecekler ve tek sürü, tek çoban olacak.

Foucault pastoralliği, Yunan-Roma kaynağından beslenerek gelen merkezileşmiş siyasal bir iktidar biçimi ile ona karşıt olarak gelişen bireyselleştirici iktidarın devlet mekanizmasında bir arada işleyişini göstermek için ele alır. Devletin hem bireyselleştirici hem de totaliter bir nitelik taşıdığını sergilemek için. Foucault’nun belirlediği pastoral temalar üzerine postmodern devleti koyduğumuzda görülen şey ise siyasal alanda postmodern yaklaşımın modern devletin nihayetinde yetersiz kaldığı bireyselleştiriciliği ve totaliterliği en son noktaya kadar götürebilme yeteneğine sahip olduğudur.

Foucault’nun pastorallikte önümüzde koyduğu resimler şöyledir: Çobanın iktidarı bir toprak parçası üzerinde değil, bir sürü üzerindedir. Çoban sürüsünü bir araya toplar, onlara yol gösterir ve önderlik eder. Ancak ortadan kaybolursa sürü dağılacaktır, çünkü onun doğrudan varlığı ve anında müdahalesi gereklidir. Sürüyü yaklaşan tehlikelerden her bir üyesine devamlı, kesintisiz özel bir ilgi ve şefkat göstererek korur. Sürünün selâmeti ona bağlıdır. Çoban hedef koyar: Sürü ya iyi bir otlağa götürülmeli ya da tekrar ağıla döndürülmelidir.

Bu temalar İbrani ve Hıristiyan düşüncesindeki çoban metaforu hakkında bir fikir verir. Yunan düşüncesinde ise bu metafor daha çok Pythagorasçı metinlerde görülür.

Platon’un Devlet Adamı siyasal iktidar ile çobanın iktidarı arasındaki benzerliği enikonu tartışır. Devlet Adamı’nda söylenen iki şey postmodern devlet anlayışıyla pastoral iktidarın çakışmalarını görmek açısından önemli: İlki insanların çobanı tanrı olursa siyasal bir anayasaya ihtiyaç duymazlar ve ikincisi devlet adamı çobandan ziyade farklı ipleri bir araya getirip sağlam bir kumaş dokuyan bir dokumacı gibidir. Devlet Adamı’nda Platon ters dönen evren mitini dile getirir. Bu mite göre, tanrı evrenin gidişine yön vermiş ve bu gidişi yönetmiştir ancak bir zaman sonra evreni kendi haline bırakmıştır. Tanrının elini çektiği evren kendiliğinden geri döner ve ters yönde dönmeye başlar. Diyalogda miti genç Sokrates’e aktaran Elealı Yabancı’ya göre evren tanrısal değil de cisimsel olduğu için sabit kalamaz ve bu yüzden tanrının müdahale etmediği zaman da zorunlu olarak hareket etmeye devam eder, ancak evrenin bu hareketi tersine bir harekettir çünkü yalnızca tersine yönelmiş bir harekette değişim en az düzeyde olur. Tanrının evrenin gidişine yön verdiği, “dümende olduğu” o ilk çağlar ile evrenin ters döndüğü bu çağlar arasında büyük bir fark vardır. Yabancı’nın söylediğine göre, o ilk çağlarda evren kısım kısım daha küçük tanrıların emrine verilmiştir. Bunlar çeşitli türden, çeşitli hayvan sürülerinin çobanlığını yapan yarı tanrılardır ve güttükleri varlıkların her ihtiyacını karşılarlar. Tanrının kendisi ise insanların çobanıdır ve onları yönetir. İnsanlar rahat bir hayat sürerler, yiyecek ya da barınak bulmak gibi endişeleri yoktur, çünkü ihtiyaçları olan her şeyin ellerinin altında olduğu bir çağda yaşarlar. Bu dönemde kötülük az iyilik çoktur. Ancak tanrı evrene müdahaleyi kestiğinde bir kaos patlak verir. İyilikler azalır ve kötülükler artar. Mite göre evrendeki her şeyin sonsuz bir karmaşa içinde yok olacağından korkan tanrı yeniden dümenin başına geçer. Evreni onarır ve onu yok olmaz bir duruma getirir. Ancak tanrı karışıklıkları düzeltip evrenin gelişmesini yine kendi haline bıraktığında bu kez insanlar aciz ve savunmasız kalırlar, çünkü kendilerine bakan tanrıların bakımından artık yoksundular. Hayatlarını devam ettirecek becerileri, bilgileri, araç ve gereçleri de yoktur. Bu yüzden tanrılar insanlara gerekli eğitim ve öğretim ile çeşitli armağanlar verirler: Prometheus ateşi; Hephaistos ile birlikte çalıştığı Athena sanatları; öbürleri de tohumları ve bitkileri. İnsan hayatı bu sayede gelişir. Elealı Yabancı’ya göre tanrıların ilgisi ve yardımı insanlardan esirgenince, hayatlarının gidişini kendileri düzenlemek zorunda kalırlar ve uydukları ve öykündükleri tanrı gibi kendi kendilerinin yöneticisi olurlar.

İnsanlar ateşe ve gerekli bilgilere sahip olduklarında ve tanrı artık insanların çobanlığını yapmadığında devlet adamı da halkı için bir çoban rolü üstlenmez. Devlet adamının yapacağı şey insanları beslemek, hastalandıklarında onlara bakmak değildir, bunları yapan hekimdir, çiftçidir. Çobanın yaptığı işi site içinde pek çok kişi paylaşır zaten. Bu yüzden devlet adamlığı çobanlık değil, bir tür dokumacılıktır. İyi dokumacı kusursuz, sağlam bir kumaşı farklı farklı iplerden dokur. Devlet adamının Platon’dan bu yana geçen yüzyıllar içinde hâlâ ütopik kalan yanı budur.

Yabancı diyalogda Genç Sokrates’e herkesin söylediğinden farklı bir sav ileri süreceğini belirtir: Erdemin parçaları tümüyle birbirlerinin dostu değillerdir, tam aksine erdemin pek çok bölümü birbirlerine karşıttır. Örneğin cesaret ve bilgelik erdemin birer parçasıdırlar ancak yalnızca birbirlerinden farklı değil, “birbirlerinin düşmanıdır ve bulundukları varlıkların birçoğunda düşman yan olarak karşı karşıya yer alırlar.” Birbirlerine karşıt olsalar da övdüğümüz bu “niteliklerin biri ya da öteki yersizce ortaya çıkarsa dilimizi değiştirir, onlara karşıt adlar vererek eleştiririz.” Yabancıya göre “kent-devletlerin başına gelen en korkunç hastalık” bu niteliklerin çatışması yüzünden insanların birbirlerine duydukları nefrettir.

“YABANCI – Sözünü ettiğimiz şeyler bize yerinde olandan daha şiddetli, daha çabuk, daha sert görünürlerse onlara şiddetli, taşkın deriz; gerektiğinden daha ağır, daha yavaş, daha yumuşak görünürlerse, o zaman da onlara gevşek deriz. Bu niteliklerde karşıtlar olan ölçü ve enerji nitelikleri hemen her zaman bize talihin iki düşman yan olarak yarattığı, gördükleri işlerde birbirlerine karışmayacak karakterler olarak görünürler; onlara sahip ruhlar arasında da, biraz dikkat edince aynı çarpışmayı görürüz.
GENÇ SOKRATES – Nerede?
YABANCI – Şimdi söylediğimiz bütün durumlarda ve doğal olarak başka birçoklarında. Çünkü birinci ya da ikinci eğilimle olan ilgilerine göre, kendi doğalarında buldukları eğilimi över ötekini yabancı bulur, yererler; böylece de sayısız neden yüzünden sonsuz kinlere düşerler.”

Dokuyucu kralın işi, karşıt karakterler arasında ayrılık çıkmasına asla izin vermemek, onları “düşünce, şeref, şan ortaklığıyla dokumak, böylece yumuşak ve söylenildiği gibi iyice sıkı bir kumaş oluşturmak, sonra kent-devletlerindeki devlet işlerini eşit olarak ellerine vermektir.” Platon’a göre kent-devletlerde karşıt konumlanmış birbirleriyle çatışan yaradılışlar birleşmeyince, devlet için olduğu kadar, kişiler için de işlerin yolunda gitmesine olanak yoktur.

Platon’un yaşlılık dönemine ait bu hayalini, siyasi bir yönetimde bir bütünün birbirinden farklı/karşıt parçalarının aynı kumaş için bir arada işlenebilmesi hayalini bir kenara bırakalım ve yeniden, kendi tersine dönen evrenimizin karşıtları bir arada işletebilmekten umutsuz, çoban-tanrısını arayan zamanına dönelim.

Postmodernizm geleneğe karşı bir eleştiri ya da entelektüel bir yaklaşım değil, ileri doğru adım atamamanın yarattığı travmatik bir zihin durumudur. Sıklıkla vurgulandığı gibi onda söylenen yeni bir söz yoktur. Postmodern anlayış eskileri yeniden kullanıma sokar, onları kesip kolajlar. Toplumdan yeniden cemaate, beceriksiz kraldan çoban-tanrının umut dolu krallığına döner. Bugün çoban toprakların sınır taşlarıyla, ülkelerin çizgileriyle ilgilenmez, sadece sürüsünü kendi idealine çağırır, kendi ekonomik düzenine, kendi değerlerine, kendi diline. Dışında duranı görmez, kendisine aşıktır, sürüsüne gösterdiği sevgi insanın hayvana gösterdiği sevgidir sadece; yola getirici, terbiye edici. İnsana ve aklına umut beslemez ama sürüsüne umut verir. Geçmiş insana karşı duyduğu umudunu kırmıştır ama yine de eski ne varsa şimdi hepsi elindedir. Zamanın ileri akamamasından dolayı kendi kendine yavaşça geriye yuvarlanması gibi. Sanki mümkün olduğunca az hareket etmek için. Demek tarih artık neredeyse hareketsiz.

Devletler üstü postmodern yapılanmaların toprak parçalarıyla sınırlandırılmamış egemenliğinde kullandığı pastoral araçlardan biri din olmalı. Bu yüzden postmodernliğin dinle olan benzerliği üzerinde düşünmek oldukça ilginçtir. Her şeyden önce her ikisi de akıldışı olarak tanımlanmış olanın uğradığı katı ve ödün vermez bir denetleme çabasından yeni kurtulmuşlar. Bireyin doğrudan denetimine yönelmiş dinsel söylemlerin iktidar teknikleri postmodern siyasete uygundur. Kendiliğinden kurulmuş bu ortaklık, bu kol kola giriş bu yüzden kimilerinin düşündüğü kadar şaşırtıcı değil. Örneğin, postmodernizmin anlamları kaydırmada üstüne olmadığı için herhangi bir ayrımcı, özgürlüğü ortadan kaldıran dinsel yasak yine özgürlük adına onda savunulur. Postmodernizm her nefse sızacak sıvı bir iktidar öngörür, dinin yaptığı gibi. Yine de her ikisi de kemik söylemlerdir yani sistemleri değiştirilemeyecek, eleştirilemeyecek, dönüştürülemeyecek kadar korunaklıdır. Postmodernizm özcü hiçbir düşünceyi kaale almayan bir zihin durumu olduğu için ve her tür düşünceyi özcü zemine itebileceği için ve din de “sadece inan” dediği ve kendi saflığı için gerekli olan şey mutlak olarak bu olduğu için eleştirilemezler. Kemik söylemler sadece suyun yatağı değişirse değişirler, asla teorize edilmiş eleştiri ile değil.  Eleştirilemezliklerinin bir işareti olarak mesela her ikisinin de kesinlikle mizah anlayışı yoktur.  Din her zaman metaforik anlatımlar kullanır ama kendisinin kullanmadığı metaforları asla anlamaz. Mizah için de çarpıtma, eğme bükme, altüst etme, bir şeyin yerine bir başka şeyi koymak gereklidir. Din için katlanılmaz bir şey. Dinde olduğu gibi postmodernizm de mizah anlayışından yoksundur. Çünkü onda ironi ve parodi işlemez durumdadır ki, bunlar da mizahın, eleştirinin, dönüşümün, değişimin kanallarıdır. Parodi, eline aldığı şeye kendisini benzetir ama her zaman onu kendisinden uzağa tutar: Benzediği, tekrarladığı şeyle arasında bir mesafe yaratır. Bu mesafe için bir ayna gibi ironiyi kullanır. Hem gösterdiği şey hem de gösterdiğinin karşısında bir şey gösteren bir ayna. Böylece eline alıp çarpıtabileceği, oynayabileceği, yeni bir hale getirebileceği, sevgisini ya da nefretini sınayabileceği, çevirebileceği, dönüştürebileceği, yerden yere vurabileceği bir şey elde eder. Elinize aldığınız bir şeyle –bir fikir, bir inanç, bir insan- böyle bir şey yapabilmek için böyle bir mesafeyi yaratabilmeniz gerekir. Ama postmodernizmde artık ironi yoktur, çünkü bir kavramın, bir fikrin, bir kimliğin içinde olan şey ile olmayan şey arasında artık hiçbir mesafe kalmamıştır. İroni yoksa parodi artık bir taklit bile değil, pastiş’tir, bir alıntıdır, Frederic Jameson’ın deyişiyle artık “boş”tur. İroni silinmiştir, çünkü yıkacağı duvarları kaybetmiştir. Çünkü ironi ancak bir sınırlama altında ortaya çıkar: Bu sınırlama dilbilgisel, toplumsal ya da siyasal bir söylem altında olabilir. Postmodern dünyamızda ironi ve parodi artık taşlar kadar sessiz, sudan alınmış balıklar kadar ölüdür.

İroni öldüyse artık fikirler, kimlikler, kavramlar aralarında herhangi bir mesafe, oldukları şey ile olmadıkları şeye ilişkin bir tartışma olmadan üst üstte yığılmaktalar demektir. Artık karşınızda her şeyi söyleyen ama bu yüzden de aslında hiçbir şey söyleyemeyen tek, kocaman bir şey vardır ve bu şeyin başka bir şeye dönüşeceği, bir yere gideceği de yoktur. Onun zamanı durmuştur. Bu yüzden aynı din gibi postmodernizmle dalga geçemezsiniz. Dalga geçemeyeceğiniz şeyi ortadan kaldıramazsınız. Çünkü onu ortadan kaldırabilmeniz için yerine başka bir şey koymanız gerekir ama hiçbir şeyi tümden başka bir şeyle değiştiremezsiniz. Bu yüzden dalga geçilebilir olan, evrilip çevrilebilen, sevilip nefret edilebilen, yakınlaşıp uzaklaşılabilen, inanılıp inanılmayabilinen, dönüştürülebilen, eleştirilebilen şeye bugün muhtacız.

Kimliklerin hiyerarşik dizilişine, birbirlerine karşı tahakkümlerine karşı postmodern zihin, sıralamayı dağıtır onları yan yana koyar ama birbirleriyle ilişiksiz, bağıntısız bırakır. Kendi zamanına kadar düşüncede varlığını hep sürdürmüş olan hastalıklı karşıtlar sıradüzenine karşı hastalıklı tepkiler üretir. Ötekileşme nevrozu gibi. Ötekilik söylemi, düşünceyi numen/fenomen, kültür/doğa, doğru/yanlış, akıl/duygu, erkek/kadın gibi karşıtlıklara bölen ve bu ikilikler arasında bir üstünlük ilişkisi gözeten bir hakikat söyleminin altından çıkar. Tüm bu karşıtlar arasında en temeli kadın/erkek ikiliğidir çünkü insan evreni ilk başta mutlaka cinsiyete bölünmüş olarak görmüş olmalıdır. Bu yüzden tüm karşıtlıklar eninde sonunda bu temel karşıtlığa, kadın/erkek ikiliğine giydirilmiştir. Karşıtlara egemenlik ilişkisi olarak değil de Doğu düşüncesindeki gibi bir denge meselesi olarak yaklaşmayı hiçbir zaman becerememiş Batı aklında bu ikiliklerden üstün, birincil olarak konumlanan öğeler -akıl, numen, kültür, doğru, vs.- erkeğe, ikincil öğeler ise kadına atfedilir. Bu yüzden kadın yadsınmış, dışarıda bırakılmış, iktidar söylemi tarafından sıkıştırılmış olarak ötekilik söyleminin temel konusudur. Yine de bugünün dünyasında da dahil olmak üzere kadının ötekiliği, ataerkil düzende ciddi anlamda hiçbir zaman herhangi bir politik çıkar konusu olamadığı için işlevsiz kalır. Dayanaklarını bulduğu ve kendisini inşa ettiği yer her zaman eril düşünce olduğu için de feminizmde kadının ötekiliği, tüm diğer ötekileşmişler gibi kırmak istediği düşünce yapısına, sitem ettiği sisteme yarar. Sartre’ın düşündüğü gibi nevroz kendi çemberinde tutuklu kalma, bir ömür boyu bir yalanı yaşama ise ötekileştirme ve ötekileşme nevrotik bir bozukluktur. Kendine biçtiği role kilitli, uzlaşmaz, umutsuz, belleğe takıntılıdır. Oysa söylemin kendini kurduğu kaynaklarında, örneğin Derrida’da, dikkate alınmamış olsa da ötekiliğe ilişkin handikap zaten vardır: Derrida ihtimamı diyebileceğimiz bir şey. Derrida Batı metafiziğini karşıtlıklar arasında bir hiyerarşi gözettiği için eleştirir ve felsefi çabasını ikiliklerin egemen öğesinde bastırılmış olan, öteki öğeyi çıkartarak mutlaklaştırılmış hiyerarşik düzeni sürekli tökezletmek olarak ortaya koyar. Ancak bu düşüncede, metinlerde, kavramlar ve akılda ötekini ortaya çıkartma, görünür kılma işlemi asla mutlakçı metafiziğin hiyerarşik düzenini alaşağı etmeye yönelik değildir. Çünkü Derrida olanaksızı görür ve umutsuzdur. Derrida’ya göre böyle bir sistemden dışarı çıkılamaz, dışarı çıkmaya yönelik her çaba ister istemez bu metafiziğin kendisiyle kirlenecektir. Böyle bir metafizik yapıda karşıtların ilişkisini değiştirmeye kalkamazsınız, çünkü dizgenin hiyerarşik yapısı yine de aynı kalacaktır. Derrida ihtimamı, dizgeyi yıkmak mümkün olamayacağı için, hiyerarşik yapıyı bir başkasıyla ikame etmek yerine, ondaki tehlikeyi ve sakatlığı her daim insanın aklında tutmaya çalışmaktır. Egemen içinde onu dayanaksız bırakan öteki aranır, ifşa edilir ve egemen söylemin altı oyulur ama ötekinin ötekiliğine aslında dokunulmaz. Tam tersine ötekinin sürekli bu ötekilik halinde kalması, dışarı atılmışlığını ve yadsınmışlığını her daim elinde tutması gerekir ki egemen için bir tehdit olarak ortaya çıkabilsin. Bu yüzden öteki söylemi, ötekiliği ve hatta tehdit ettiği egemenin egemenliğini mutlaklaştırır. Derrida düşüncesinde söylenmeden kalan şey budur.

Sürekli kendine benzer kılma, şeyleri sıralama, sınıflandırma, ilişkilendirme saplantısına sahip bir aklın iflasından doğmuş postmodern zihin yolu tümüyle tersinden alır: bağlamaz, yan yana koyar, farklılaşmaya ve ötekileşmeye odaklanır. Ötekileşme/ötekileştirme bu yüzden bir tür ilişiksizleşmedir. Çünkü öteki kimliğini egemene göre, kimi zaman onun negatifi olarak ya da onun kendi bünyesinde yaptığı bir alerjiye tepki verir gibi kurar. Egemen de kimliğini yine bu biçimde ötekiye bakarak, ona göre konumlanarak kuracaktır. Birbirlerini ya da kendilerini gerçekte görmedikleri, birbirleriyle gerçekte ilişkiye geçmedikleri halde birbirlerine göre biçimlenirler. Bu yüzden burada durmak yerine Derrida’nın bize işaret ettiği o etik açmazı deneyimlememiz gerekir. Açmazımız şudur: hem kimliğin dağılmasını önlemek hem de dönüştürmek, yani hem belleğe hem de unutma gücüne güvenmek. Sorumluluğumuz bu açmazdan, buradaki olanaksızlıktan kaçış yolu aramak değil, bu deneyimin içinde kalmaktır Derrida’ya göre. Bu açmazda kalınan anın trajik bir an olduğu düşünülebilir. Aradaki ilişiksizlik belki ancak kathartik bir süreç ile bir ilişki biçimine dönüştürülebilir: Ben’in ötekine duyduğu denetlenemez, kendi kendine çalışan, yıkıcı bir fobinin takip edilebilir, üzerinde düşünülebilir bir korkuya dönüşebilmesiyle ve buna yol verebilecek ben ile öteki arasındaki mimetik bir ilişki ile. Luce Irigaray’ın sözünü biraz değiştirerek söylersek, ben ve öteki olmak yerine biri ve yakını olabilmeye o zaman belki başlarız: Benzetmeye çalışmadan aramızdaki tanıdıklık hissine odaklanarak. Luce I.’ın dediği gibi, dünyayı ve dünyada ikamet edeni kendimize benzer kılmamamız, ama kendi kimliğimizi keşfetmeyi ve bu keşfettiğimizi etrafımızdakini yakın olarak selamlayabilmek için geliştirmemiz gerekir.

# Pastoral kelimesi doğa ve çoban hayatını konu edinen edebiyat eserlerini tanımlamak için kullanılıyor. Kelimenin kökündeki “pastor” ise çoban, papaz, yönlendirici, yol gösterici anlamlarını taşıyor.

Michel Foucault. “Omnes et Singulatim: Siyasi Aklın bir Eleştirisine Doğru”, Çev. Osman Akınhay, Özne ve İktidar, Ayrıntı Yayınları, İstanbul:2005

Platon, Devlet Adamı, Çev. Behice Boran – Mehmet Karasan, Çağdaş Yayıncılık, 1998

Luce Irigaray, Doğu ile Batı Arasında, Çev. Nilgün Tutal, ARA-lık Yayınları, İzmir: 2008

Etiketler:, , , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: