Prolog: Derrida’yla bir konuşma

Nil Göksel

“Logos’u izlemeli”. Heraklitos bizi savaşın akıl ilkesini izlemeye davet ediyor. Uzlaşmazların vahşiliğini evcilleştirme, ne de birinden birini ötekine mahkûm et. Sadece aralarındaki savaşı onayla ve bu savaşa saygı duy. Gün ile gecenin, ay ile güneşin, kadın ile erkeğin, doğumun ve ölümün, hakiki ile yalanın, dokunduğunla tutulamaz olanın aşılmaz karşıtlığında dize getirilemez, uysallaştırılamaz Oluş’u gör. Oluşun ilkesi logos. Parçalanmışlıkların, görecelikmiş gibi düşünülen perspektivizmin, karşıtlıkların çatışmasından yükselen aklın müziği. Heraklitos felsefesini eski toplumların ve doğu düşüncesinin bilgeliğine çok benzer biçimde ortaya koyuyor. Onun karanlığı yaşamın çelişkilerine ideal çözümler getirmek istememesinden. Bir bilgi teorik aklın zindanlarından değil, ne kadar hayatın içinden çıkartılmışsa o kadar basit ama o kadar baş edilemez.

Felsefenin tarihini yazıların arasından çekip çıkartıyoruz. Önce birkaç Yunanlı, dünyanın öbür yakasındaki Buda’yla hemen hemen çağdaş bir Heraklitos, soruları bile soru ile cevaplayan bir iletişim biçime sahip sözlü kültürlerin çağından pek de çıkılmadığını anımsatan bir Sokrates ve hocası Sokrates’in yazılmadan bırakılmış bilgeliğini yazmaya, Sokrates’i yazıda tutamaya, onu yazıyla tutmaya çalışan bir Platon. Heraklitos’un logos diye ileri sürdüğü şeyin bu yolda değişmeyeceğini beklemek olmazdı.

Batı düşüncesinin logosentrik olduğunu söylediğinde logos kavramındaki garip değişimin farkında mıydın? Düşünce sözün sahibini, sözü söyleyeni arar, hakikat olarak dayanır dediğinde. Baba katilliğinin tüm hakikatleri öksüz yazının üzerinden silip attığını söylediğinde. Ama logosentrizmin o kötü hastalıkları tam da logos merkezden uzağa düşmeye başladıkça beliriyor.

Logos sözcüğünün Yunanca köklerinde akılla kavramak ile söz söylemek fiilleri aynı anda var. Akıl ile söz ya da kavrayış ile söylemek birbirinin içinden çıkarılmış. Heraklitos’un farklı biçimlerde kullandığı her logos sözcüğü kelimenin köklerinden gelen bu bütünleşikliği kaçınılmaz bir biçimde insana duyuruyor. Kaosun, parçalanmışlıkların, göreliliğin, çatışmanın akıl ilkesi olan logos evrenin sözü. Birinin, bir öğretmenin, bir filozofun hatta Heraklitos’un kendisinin bile insanın yaşantının içinden çıkartamadıktan sonra anlatıp öğretemeyeceği bir söz. Çünkü zaten logosun akılsallığı yalnızca yaşantıyla kavranabilirliğinden, sözselliği buradalığından, şimdide oluşundan. Tam da bu yüzden içerden bir kavrayış, görenle görülen arasındaki ayrımı yaratmaması bakımından. Mikrokozmosdaki savaşı makrokozmosdan ayıramayacağımız, bakışımızı, durduğumuz yeri evrenin dışına çıkaramayacağımız için logosun aranması özne ve nesneleştirme yapmayı beceremeyen bir etkinlik. Varolan karşıtlıkları bile savaş halinde bırakan, birini birine kırdırmayan bir yaklaşımın doğa ve doğayı seyreden göz olarak kendini yarması olanaksız. İşte bu yüzden Heraklitos logos’unun üç temel özelliği var: verbomotor bir kültürden yansımış, öğretilemez ancak yaşantı içinden çıkartılabilir, yaşamın kendisiyle özdeş ve evrenin karşıt öğeleri arasında hiyerarşik bir yapı kurmaz.

Heraklitos’un felsefi bir kavram çerçevesi içinde ilk kez kullandığı logos kelimesi daha sonra Platon ve Aristoteles’in elinde felsefi etkinliğin karakterini ortaya koyan temel bir kavrama dönüşür. İlk anlamı “söz” demek olan logos, Platon’dan başlayarak tüm kullanımları ile her zaman felsefenin atardamarlarına işaret eder: akıl, bilim, düşünce, düşünme yetisi, uslamlama, temellendirme, kanıt, sav, önerme, gerekçe, açıklama, neden, tanım, anlam, söylem, tartışma, yasa…

Theaitetos’ta (206c-210b) logos’un üç anlamından bahseder Platon. Metinde sözcük güncel dillere genellikle açıklama ve kanıt olarak çevrilmiştir. Platon sözcüğün ilk anlamını “düşüncenin dilde toplanması” olarak verir: “Düşünce dudaklarımızdan dökülen sesler selinde belirir, tıpkı aynada veya suda olduğu gibi”. İkinci anlam “öğeler yoluyla bütüne erişmek” olarak ortaya konulur: “Tüm öğeleri tek tek bilinip gözden geçirilmedikçe nesnenin neliğine ait bilimsel bir açıklama yapılmış olmaz.” Üçüncü anlamı “nesneyi bütün başka şeylerden ayıran bir işaret göstermek”tir: “Bir şeyi başka şeylerden ayıran farkı kavrayan kimse açıklamayı da kavrar”.

Demek logos ya bir temsil ilişkisini, ya bir tümevarımsal çıkarımı ya da sınıflandırmayı gerektirir. Tüm bunlar bugüne kadar hakim olan Batılı bilimsel yaklaşımın çıkış noktalarıdır. Tam burada bugünün düşünce alışkanlıklarına yakın, Heraklitos logosuna artık uzağız. Retoriğe karşı diyalektiğin yüksek aşılmaz duvarının örülmeye başladığını görmekte haklısın. Platon’un keskin diyalektik yolunda retoriğin bolca mitle birlikte üstümüze aktığını görmekte de. Ama Batı metafiziği Platon’dan başlayarak bugüne kadar logosentriktir dediğinde, hangi logos diyeceğim. Bizim de içine gömüldüğümüz Batı düşüncesi Platon’dan bu yana graphosentriktir. Logosun unutuluşu[*] derken söylediğim şey buydu. Telaş etmesinler hemen. “Aptal kimse her sözde ayaklanır”.

Platon sözü yazı karşısında parlattır, yazıyı ölümün sözü canlılığın belirtisi olarak sunar. Ama sözün egemenliğine karşı yazının dip dalgasını gösterdiğinde Platon’un ne yaptığına bakmak için duruyorum. Onda her zaman dip dalgalarından fazlası var: Her seferinde yeniden çizilen yollar, yıkılıp başa dönen sorgulama, ironi, çelişki ve aporia yaratma cesareti. Yazı söz konusu olduğunda ise Platon’un tavrı apofatikti. Bu hata, kötü tesadüf ya da acemilik gibi görülen şey, apofatizm, ona bir erdem gibi yakışır. Düşünceyi ne genişletecekse, düşmeden ayakta tutabilecekse o iyidir. Çünkü en geniş düşünce, tüm çelişkileri, açmazları, çıkmazları ile kendini sunduğu zaman en sağlam sözü söyler, yoksa kesinlik diye el yordamıyla karanlıkta tutulup daha iyi görmek için gözün içine sokulan nesne için yapılan tanımlamalar, belirlemeler, hesaplamalar, biliyorsun, cehalettir. Peki ama Platon neden yazdı?

Hocası Sokrates konuşmuştur, Platon yazar. Annesi gibi bir ebeydi Sokrates. Farkı, bedenin yaşamın nabzı oluşundan duyduğu tuhaf bir rahatsızlıkla sadece kadın bedenine özgü yaşamın büyük gücünü, üretimini teorik bir etkinlikte yansılamasıdır. Bedensel doğum yerine zihinsel doğum yaptırır Sokrates. Böylece kadın, beden, doğa, yaşamın kendisinin çetrefil çelişikliği ve çirkinliğin karşısında bir kutup yaratmış olur: erkek, zihinsel, aşkın, ideal, kendi kendisiyle özdeş, mutlak güzel ve sonuna kadar tatmin edici. Yine de tüm bunların büyük çoğunluğunu Sokrates’in yazıcısı Platon’a yüklemem gerek. Ve yine de Platon’un çelişkilerini Sokrates’e. Platon’un metninden fışkıran bu iki başlı deve bakmak için Sokrates’in tavrını iyi seçmeli. Sokrates zihin doğumu yaptıran bir ebeydi. Yazmadı. Sadece sordu. Bedenin karşısına attığı kutup yine orada bir jest olarak anın, yaşamın içinde kaldı. Hakikati, onu söyleyen tarafından sahiplenebilinen, sorulduğunda her seferinde başka bir yanıtla dinleyicisini yönlendirebilen, dinleyicisini seçen susabilen söze bağlayan Platon ise yazdı. Sokrates’in yaptırdığı doğumları kendi deyimiyle ölü harflere sardı. Yaşantıyı, tüm bir yaşamın ve tüm bir evrenin tek bir soluk alışı gibi zorunlu, can katan ama yine de eninde sonunda unutulup gidilecek olanı yazdı. Sokrates Adonis’in bahçesinde dolaşan bir çiftçiydi. Çiçeklerin, ağaçların arasında dolaşır gibi insanların arasında dolaşıyordu. Yağmura, güneşe, toprağa ve elindeki tohumlara bakıp bahçeye ne zaman ne ekeceğini seçiyordu. Phaidros’ta Platon’un anlattığı gibi. Filozofun işi hangi toprağın, hangi ruhun neye ihtiyacı olduğunu bilmektir. Ama onun gücü bilmekte değil demek ki aslında, seçmekte: Bilmek için bilmek değil, seçebilmek için bilmekte. Burada canlı olan, soluk alan, hakiki olan, felsefenin işine ait olan şeyi görebiliyor musun?

Platon sözden yazının suretine dönmüş hesaplayan, ayıran, kutuplaştıran, o kutupların hiyerarşisini belirleyen, şeyin karşısında bir özne yaratan bambaşka bir logos kavramına atlar. Yaşanmış bitmiş ve bellekten kendisinin dahil birkaç ruha ekilmesi dışında tümüyle yitip gidecek bir sözü onu biçmek pahasına yazıya gömer. Sokrates’in logosu öğretilemeyen sadece anımsanan, uykusundan uyandırılan, lehte’nin sularından çekip alınan bilgi, bir yaşantı anı, bir doğum, bir agrapha dogmata’dır. Ama Platon’da belleğin ihanetinden tedirgin yazıya geçirilir.

Platon’un bu apofatik tavrı, şimdi bizim içinde boğulduğumuz şeyin, graphosentrizmin, zamanı ve aklı yeni sarmaya başladığı bir devirde hissedilen bir korkudan, bir şüpheden beslenir. Şimdi bulunduğumuz yerden yadsınmış gibi gördüğümüz şey, tarihin tam o anında içeri sızmış “yazan aklın”, bambaşka türlü yürümeye başlayan bir devrin gelişinin onayıdır. Sana yazıdan, matbaaya, matbaadan elektronik teknolojiye hiç hız kesmeden gelişen, en sonunda bizi nesnesiz dile, gösterilensiz göstergeye getiren graphomotor bir çağda bastırılan şeyin yazı olmadığını söyleyeceğim. Ve bunun için de en büyük kanıtım sensin. Sen sanki bu çağın durduğu yerin bir işaretisin.

Logosentrizm tarafından üretildiğini söylediğin hastalıklarımızı düşünüyorum. İdeale, aşkına, aklın tabutuna, düz yollara dönüşmüş bir felsefeyi tekrar olması gerektiği gibi “ayakları üstüne” çevirenlerden biri oluşuna; çelişkiyi, metaforu, olanaksızı, akıldışının akla kesintisiz saldırısını görünür kılışına hayranlığım ama yine de tüm dik kafalılığımla.

“Duydukları halde sağır gibiler, bulundukları halde aslında yoklar”

Yazı bildiğini okur, öksüzdür. Varlığını arkasında duran bir babayla güvenceye alamaz. Bu yüzden hep bir baba katili gibi düşünülür. Peki. Ama ben yazının cici babalarını, tanrı babalarını soruyorum. O cici babalardan kurtulduktan, o tanrı yazarların ölümünden sonra yazıda kalanın gerçekten özgürlük olup olmadığını. Erkin yazıda ya da sözde nasıl iş gördüğünü. Dogmanın nereye yapıştığını, nereden yapıştığını. Tümüyle kılgısal bir işleve kilitlenmiş belleği zapt etmek için kışkırtılmış bir muhafaza arzusunun nerede açığa çıktığını.

Hakikatperestlikten insan kolay kurtulamaz. Çünkü tutunulacak bu tek şeye sakince, her an vazgeçecekmiş gibi tutunmak mümkün olmaz. Öksüzlüğüyle ilişkilendirdiğin özgürlüğünden değil, yazı da hakikat tutkusu yüzünden yaratılır. Söyleyen akılla yazan akıl arasında hakikati tutup saklama arzusu konusunda en ufak bir fark yok. Onu elde tutmak için sarf ettikleri çabada da. Söz ile yazı arasında beliren fark belleğin yapısıdır. Epistemolojilerimiz arasındaki fark da buna dayanır.

Logosun nasıl kanıta dönüştüğüne bakıyorum. Yazı kendini tanrı-kral Thamus’a hakikatin onu yıkımdan ve çarpıtmandan koruyacak bir muhafazası, varolanların bir kanıtı olarak sunmuş. Hafızayı unutuşun felaketinden korumak için kendini oraya eklemiş. Thamus’un yazıya hor görüsü yararsız. Çünkü unutabilmenin bilmek ile ilişkisi hatırlamanın bilmek demek olacağı yerde artık unutulmaya başlanır. Yazan akıl unutmanın değerini bilmez. Varlığı kaydedilmiş olmakla eş tutar. Kaydedebildiğini bilir, kaydettiğini bilginin kanıtı olarak görür. Unutmanın olmadığı yerde dogma kaya gibi aşılmaz tam karşındadır.

Senin söze yüklediğin ama yazının kaydı altında sonsuza kadar tutulmak ve sadakatle tapınılmak istenen hakikati mekansızlaştırmanın yolu anlamın erteleniyor oluşuydu. Hiçbir öz bir kavramda, hiçbir anlam bir göstergede kendisini değillemeden ortaya çıkmıyor. Différance göstergeyi felç ediyor. Anlamı yakalamak için başka bir göstergeye kaçmamın da bir yararı yok. Çünkü o zaman hiç yakalayamayacağım bir şeyin peşinden koşuyorum: Bir anlam, öz, bir tanım, nelik, bir kimlik. Göstergeden göstergeye atlayan ve gösterileni silen bu yaklaşımına ben bir yerde unutkan okuma demiştim.[†] Arkandan gelen ve senin gözettiğin dengeleri hiçe sayan postmodern okuma biçiminin de bu nitelikte olduğunu söylemiştim. Şimdi bunun, unutkan okumanın graphosentrik bir kültürün yarattığı sıkıntıdan kaynaklanan bir şey olduğunu söyleyeceğim. Bizi yokluğun metafiziğine getiren bu sıkıntı tabutlaşan ve ölü bilgimizin bir nevi tazelenişine, nefes alışına duyduğumuz ihtiyacı yaratacak hesapsız bir hamle. (Hesapsız: Dekadansı yıkan ama yerine bir şey koymayan) Bu epistemolojimizin bellekle olan sıkıntısını ifşa ediyor. Bilginin unutma gücüne olan ihtiyacını gösteriyor. Öngördüğün unutkan okuma üstlerine yapışandan göstergeleri temizlemek için bire bir. Bununla sen yazı öncesi logosun gücünü, yeteneğini yansılamak istiyorsun. Ama tanrı babalardan, mutlaktan, hakikatin kıyıcılığından kurtulmaya yarayan bu okuma biçimi okuru (hayatı okuyanı) sorgulama, okuduğu şeyi dönüştürme gücünden sonunda mahrum eder ve eşitlediği tüm göstergelerle, göstergede eşitlediği tüm seslerle birlikte herhangi bir söylemi sonsuza kadar faşizan biçimde pekiştirip durabilir.

“Yayın (βιός) adı yaşam (βίος), işi ölümdür”

Sana göre logosentrizmin başka bir hastalığı da karşıtlar hiyerarşisini yaratması. Sözün ideal, mutlak, aşkın, hakikat saplantısı iyiler ve kötüler listemizi yaratıyor. Yazının da dahil olduğu kötüler listemizi iyiler listemizin yanında acımasızca yadsıdık. Ötekiler, kara listeye atılmış olanlar, yalnızca akla karşı akıldışı, zihne karşı beden, kültüre karşı doğa, diyalektiğe karşı retorik, söze karşı yazı, erkeğe karşı kadın değil. Tüm şeylerin içinde, tüm kimliklerin, tüm göstergelerin, tüm kavramların içinde aynı zamanda kendilerini değilleyen şey de var. Kendisiyle özdeş bir şey bulmak mümkün değil, nedir sorusuyla tutup yakalanabilecek bir şey yok. Şey, “o olmayan” tarafından sürekli içerden kemirilmekte. Shakespearevari söylersek, her kimlik ötekini yediği sofrada değil, öteki tarafından yenildiği sofrada. Burada tastamam bir hakikat nasıl bir hakikatsizlik ilanı oluveriyor?

Çizdiğin bu yoldan büyük kurtuluş planları çıkarıyorlar. Bir tanesi hakikatsizliğin kabulüne ilişkin: Hakikat dogma yaratıyorsa hakikatsizlik bizi özgürleştirir. Buna ikna olacak değilim. Diğeri şu: Karşıtlar hiyerarşisinin yaratıldığı bu metafizik oyununu bozan yapıbozum bizi ötekiyle yüzleştiren ve ötekini özgürleştiren her derde deva bir şeydir. Senin “bu metafizik dizgeden çıkmak olanaksızdır” diyen umutsuzluğunu görmezden geliyorlar. Derrida ihtimamı derken söylediğim şey tam da buydu:[‡] Yapıbozumun tüm inceliği karşıt ikililer arasındaki ilişkiye dokunmamasıdır. Öteki kimliği yer ama her zaman öteki kaldığı sürece. Aralarındaki bu ilişki mutlaktır. (Mutlak… Bu kadar kaçındığın şeyi burada sana yakıştırıveriyorum.) İkincil olan ikincilliğini onaylayıp sürdürdüğü müddetçe birincil olan için bir tehdit olabilir. Onun varlığı da zaten sadece bir tehdit olarak kalmaya koşulludur. Kimliği yıkmaz, onu dönüştürmez ama onu onaylamaz da (kendisinin de asla onaylanmadığı gibi). Varlığı bu karşılıklı onaylanmamaya bağlıdır. Aralarında yer değiştirme olanaksızdır. Çünkü bu, dizgeyi benzer biçimde yeniden kurmak demek olur. Sistem çıkışsız. İşte bu yüzden bugün etkili olan ötekilik söylemine dayalı kimlik politikaları ya da kendisini böyle bir söylemle kuran feminizm umutsuz, çıkışsız, yararsız.

Bu çıkışsız metafiziğin logos hakikatçiliğinden kaynaklandığını düşünmüyorum. Tam tersine logosun yazan akla dönüşmesi böyle bir metafiziğin nedeni oldu. Graphosentrizm logosun kavranışını temaşaya dönüştürdü. Gürültünün müziği, karşıtların savaşımının ilkesi olan logos’ta nous anlamı yaratılınca ilk yarılma akılda bilmeye yöneldiği şeyle kendisi arasında oldu. Oysa önce evrene bakmak insanın kendisine bakmasıyla birdi. Bu yüzden Heraklitos evrene, logosa ait sorgulamasını “kendimi aradım” diyerek tanımlayabiliyordu. Logosun öğretilemez oluşu, söz konusu olanın içrek bir bilgi olduğunu değil, yaşamanın bilmekle olan ilgisine vurgu yapıyordu. Yazının bölme gücü, logosun Platon elinden çıkmış hali bilgiyi aklın yöneldiği bir nesne yaptı. Bu, sonraki tüm Batı felsefesini bir contemplation’a, teori etkinliğine dönüştürdü. Teorik etkinlik bilmenin ve felsefe yapmanın mutlak tek biçimi sayıldı. Bilmek seyretmek oldu: Kendini sahnenin dışına çıkarmak ve temaşa etmek.

“Çok bilgi anlamayı öğretmez”

Theuth’un yazıyı sunduğu tanrı-kral Thamus’un hor görüsü az değil: Yazı akla dışarıdan eklenir, yapay bir bellek olur. Hatırlamaya değil unutmaya yol açar. (çünkü mnémé’e, yaşamın içindeki canlı belleğe değil hypomnésis’e, ölü belleğe yaşamın kendisiymiş gibi dayanır). Ya da Phaidros’la diyalogunda Sokrates’in: En iyi tohumları yazıya değil ruhlara ekmek gerekir, çünkü yazı ürün vermez. Tüm bu hor görünün ana motifi yaşamın kendisi kabul edilen şeye karşı ölü bir şeye tutunmaya güvenememek. Yazı olmadan belleğin tüm yaşamsallığı seçimdedir. Çok az şey çok zahmetli bir biçimde bellekte saklanacaksa neyin saklanmaya değer görüleceği ve saklaması için kime, nasıl verileceği önemlidir. İnsan belleğine ona yardımcı bir protez ekleyemezse hayatta kalmasını sağlayacak olan tek şey yaşamın hemen o anında kendisi için gerekli olan bilgiyi çıkarıp unutuşun rüzgarıyla dağılmadan ona sesten örülmüş bir muhafaza kabı bulmaktır. Bulmak, değerlendirmek, korumak gibi yaşamsal bir şey için inanılmaz az bir zamanı var. Yazan akıl merkeze alındığında insanın giderek elinden kayıp giden şey tam da bu: Bilmenin seçimle olan ilişkisinin yitirilmesi. Unutmanın mümkünsüzlüğü (ya da Thamus’u konuşturursak, neyi unutacağına neyi anımsayacağına kendisi karar veren bir hafızanın iflası). Yaşamsallığından böyle koparılan bilginin malumata dönüşmesi. Bilgi bir amaçsallık taşır. Malumatsa hazırda bekler, bir manipülasyon, spekülasyon ya da bilgi olabilmek için. Malumat çağı (ne yazık bilgi çağı diye bahsediyorlar) bir sanı çağıdır.  Yaşamın dışında inşa edilmeye çalışılan bir bulunmayış metafiziği zaten başka bir şeye yola açamazdı.

Graphomotor bir kültürün sözün barbarlığından kurtuluş olduğunu, yazıyla başlayan sürecin tarihte insanın ilerleyişi olduğunu düşünmek insanın kendi zamanına duymak istediği hayranlığın çocuksu bir egosantrizmle tatmin edilişi. Şeytanın avukatlığını mı yapıyorum? Hayır. Peripeti tek ayak giden sakat bir aklı doğrultmaz. Sadece söyleyen akılla yazan akıl arasında yaşamı, insanı, aklı ve bilgiyi köreltmeyecek bir denge arıyorum. Ya da sözden yazıdan öte bir yer. Aklın bu iki yanının yarattığı çelişkiden, bu açmazdan başka bir akıl çıkar mı diye bakıyorum.

Daha önce söylenmiş bir iki şeyin neden söylendiğini açıklayan bu epilog, bundan sonra hangi soruların peşinden gitmem gerektiğini bana özetleyen bir öndeyiş. Sana değilse kime söylemeliydi bilmiyorum.

İşbu monolog, bu ölülerle yapılan konuşma, bu prologos, bu metinlerarası sıkıntı, içe kapanış, sadece yazıyla soluk alan bu ölü, bu evirip çevirme, alt üst ediş, bu söz isteyiş, bu anti-teori henüz toprağını bulamamış bir tohum gibi. “Kendimi aradım”.

 

Tırnak içinde koyu yazılmış cümleler Heraklitos alıntıları. Diels-Kranz numaralandırışına göre ve metinde geçiş sırasıyla: 2, 87, 34, 48, 40, 101.


[*] “Logosu Unutmak”, Bibliotech, Sayı 6, 2008.

[†] “Unutma, Parodi ve İroni”, Cogito, sayı 47-48 Derrida Özel Sayısı, 2006

[‡] “Pastoral Manzara: Postmodern İktidar Üzerine Düşünceler”, Bibliotech, sayı 8, 2009

Etiketler:, , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: