Adil Bir Yasanın Olanağı

Görsel

Nil Göksel

Felsefenin en eski sorularından olan adalet ve yasaya ilişkin soruları sorma ve yanıtlama biçimimiz toplumsal ve siyasal yaşamımızı her zaman etkiler. İçinde bulunduğumuz çağ da onu anlamamız için kendisini şekillendiren bu soruların tartışılmasını gerekli kılıyor. Her şeyi belirleme, biçimlendirme tutkusuyla dolu bir modernizmin arkasından gelen bu çağda düşünüş biçimlerimiz de siyaset yaklaşımlarımız da belirlemelerin, kimlik sınırlandırmalarının tuzaklarına düşmekten kaçınmak zorunda. Modernizmin siyasal projesi başarısızlığa uğramışsa belirsizliklerden yol almaya çalışsan günümüz yaklaşımı bize bir umut olabilir mi? Tartışmayı tümüyle postmodern siyaset kültürüne değin genişletmeden yapısökümün bize her zaman belirsiz bir noktayı işaret eden hassas terazisinde yürütmekte fayda var. Bu, sorunu hem kırılma noktasında ele almayı hem de bizi atalete ve çözümsüzlüğe sürükleyen bir yere düşmeden önce varsa bir çıkış bulmayı olanaklı kılar.

Yasa ve adalet konusuna pek çok farklı açıdan yaklaşmak mümkündür. Ben ise bu konuya yapısöküm ve trajik kavramları ile yaklaşmak istiyorum. Çünkü bu, bir belirsizlik alanından hareket eden siyasi yaklaşımların bize çözüm olup olamayacaklarına ilişkin bir fikir edinmemize olanak verebilir.

Sofokles’in Antigone tragedyası hem trajik kavramıyla beraber yasa ve adalet kavramlarını düşünmemizi sağlayabilecek bir yapıttır. Yapıtın bize sordurduğu sorulardan yol alarak daha az kurcalanmış sorulara kadar gidebiliriz. Başka bir deyişle “adaletli bir yasa nasıl olur” sorusundan öte, aslında daha önce sorulması gereken yasanın adil olup olamayacağına ilişkin soruyu sorabiliriz.

Sofokles’in metni yasa ve adalet sorununu bizi trajik bir belirsizliğe iterek sunar. Jacques Derrida’nın “Yasanın Gücü: Otoritenin Mistik Temeli” başlıklı metni de aynı kavramları açmazlarıyla ve yapısökümün açmazlar yaratma göreviyle birlikte düşünerek ele alır. Trajik belirsizlik ve yapısöküm birbirleriyle pek çok açıdan kesişirler.

Otoritenin mistik temeli

Antigone’de hangi yasa adildir, hangi yasaya başkaldırmak suç, hangi yasaya boyun eğmek bir yükümlülüktür sorularıyla uğraşmak zorunda kalırız. Tragedya bize birbiriyle çelişen iki yasayı gösterir. Biri Kreon’un yasası, diğeri Antigone’nin tanrısal yasa dediği en eski yasa. Kreon’un yasası devletin yasasıdır, asıl hedefi devleti korumaktır ve Thebai tahtının varisi olsa da vatana ihanet ettiği gerekçesiyle Polüneikes’in ölüsünün gömülmemesini buyurur. Antigone Kreon’un yasasını adil bulmaz ve tanrısal yasa gereğince tüm ölülerin, vatana ihanet etsinler ya da etmesinler gömülmesini buyuran yasayı dikkate alır. Ağabeyinin ölüsünü gömer. Böylece Kreon’un yasasına karşı suç işler.

Öyleyse Antigone’nin ve dolayısıyla bizim karşımızda “ölü gömülmeli” ve “ölü gömülmemeli” diyen birbiriyle çelişik iki yasa vardır. Burada hep olageldiği gibi yasanın ne söylediğine değil öncelikle yasanın meşruiyetine bakmak zorunda kalırız. Nitekim Antigone’de bu sorun hep bir meşruiyet sorunu olarak tartışılır. Yasanın meşruiyetini sorgulamak içinse yasanın kaynağına dönmeye zorlanırız. Kreon’un yasasının kaynağı siyasal otoritedir ve böyle bir otorite tiranca ya da halka dayalı bir biçimde ortaya çıkabilir. Biz bugünün anlayışına çok uygun biçimde halka dayalı otoriteyi meşru, tiranca olanı gayrimeşru ilan etmeye hazırızdır. Antigone’de de bu yaklaşım vurgulanmıştır. Özellikle Haimon’un babası Kreon’a yaptığı uyarılarda bu dile getirilmiştir. “Öyleyse tek bir görüşe bağlanma yalnız kendi düşüncenin doğru olduğu saplantısından kurtul”(705). Haimon’la Kreon arasındaki konuşma şu biçimde devam eder:

“Kreon: vereceğim buyrukları bana halk mı öğretecek?

Haimon: Çocukça konuştuğunun ayırdında mısın?

Kreon: Ben başkaları adına mı yöneteceğim devleti?

Haimon: Tek kişiyle devlet mi olurmuş, despotluk seninki.

Kreon: Devlet ona hâkim olanındır, anlaşıldı mı?

Haimon: Sen ıssız bir çölün hakimi olmalıymışsın.

(…)

Haimon: Tam tersine sen çelişiyorsun adaletle.

Kreon: Yasalarımı yürütmek mi suçum?

Haimon: Tanrısal yasaları çiğnemekle kendi iktidarını gölgeliyorsun” (735-745).

Öyleyse Kreon halkının sesine kulaklarını tıkamış keyfi biçimde yasalar ortaya koymaktadır ve kendisininkinden daha meşru olması gereken kadim yasaları göz ardı etmektedir. Bu iktidarının meşru temelini sürekli aşındırmaktadır.

Diğer yandan Antigone’nin uygulanmasını istediği yasa devletin yazılı yasalarına değil, sözlü kültüre/sözün dönemine aittir; en kadim yasalardandır ve bu nedenle tanrısal yasa olarak düşünülürler. Burada kastedilen doğa yasaları türünden değil, töreselleşmiş geleneksel otoriteye sahip yasalardır. Antigone’ye göre Kreon’un yasası değil, bu tanrısal yasalar meşrudur.

Aklımızı şu sorular kurcalar: Gerçekte hangi yasa meşrudur ve adaleti yerine getirmeye uygundur? Bir yasanın meşruluğu adil oluşunu garantiler mi?

Derrida “Yasanın Gücü: Otoritenin Mistik Temeli” metninde yasa, güç ve adalet kavramları çerçevesinde Pascal ve Montaigne’i alıntılar. Pascal’a göre güç ile adalet sıkı bir ilişki içindedir: “Adil olanın takip edilmesi adildir, en güçlü olanın takip edilmesi zorunludur” (Derrida, 2010:54). Çünkü gücü yoksa adalet yerine getirilemez, adalet adalet olmaz. Adalet yoksa güç de tirancadır. Öyleyse adalet ile gücü bir araya getirmek gerekir. Pascal hemfikir olduğu Montaigne’i işaret eder: “Yalın akla bakılırsa hiçbir şey kendinde adil değildir; her şey zamanla sarsılır. Tüm hakkaniyet töreden gelir, bunun da tek sebebi kabul edilmiş olmasıdır;  otoritesinin mistik temeli budur. Kim ki onu ilkesine geri götürür, onu yok eder” (Derrida, 2010:55-6). Montaigne Denemeler’inde bundan şöyle söz etmiştir: “Halbuki yasalar güvenilirliklerini adil oldukları için değil, yasa oldukları için korurlar: Otoritelerinin mistik temeli budur, başka bir temeli yoktur… Her kim ki onlara adil oldukları için uyar, onlara uyması gerektiği gibi uymamaktadır” (Derrida, 2010:56).

Derrida şöyle yazar:

“Güvenilirlik sözcüğü önermenin tüm yükünü taşır ve otoritenin mistik niteliğine yapılan anıştırmayı haklı kılar. Yasaların otoritesi onlara güvenilirlik atfedilmesine dayanır sadece. Onlara inanılır, bu onların tek temelidir. Bu inanma edimi ontolojik ya da rasyonel bir temel değildir” (Derrida, 2010:56).

Derrida metninde inanma ediminin performatif yapısını öne çıkartır. Yasa yapma ve onu meşrulaştırma her zaman performatif bir gücü, dolayısıyla yorumlayıcı bir şiddeti gerektirir. Bu şiddetin kendisi ne adildir ne de adaletsizdir. Önceki hiçbir yasa, hukuk onu ne güvenceye alabilir ne de yerinden edebilir. Derrida’ya göre söylem burada kendi sınırıyla karşılaşmaktadır ve burada yasa yapmanın, “kurucu edimin yapısının duvarları içinde hapsedilmiş dile dışsal olmayan bir sessizlik vardır” (Derrida, 2010:58). Derrida Pascal ve Montaigne’in otoritenin mistik temeli dediği şeyi bu biçimde yorumlar ve şöyle der:

“Otoritenin kökeni, kurma veya temel, yasanın koyulması; bunlar da temelsiz bir şiddetten ibarettirler, çünkü bunlar tanım gereği son kertede yalnız ve yalnız kendilerine yaslanabilirler. Onların kendilerinde yasadışı veya gayrimeşru anlamında adaletsiz olduklarını söylemek değildir bu. Kurucu anlarında onların ne yasal ne de yasal olmadıkları söylenebilir” (Derrida, 2010:59).

Derrida yasanın kuruluşunu Austin’in dilsel edimler kuramından yola çıkarak düşünmektedir. Austin performatif önermelerle saptayıcı önermeler arasında ayrım yapar. Saptayıcı önermeler nesneleri, olayları tasvir eder: “Otomobillerin en az dört tekerleği vardır” önermesinde olduğu gibi. Performatif önermeler ise bir iş başarırlar, söyledikleri şeyi yaparlar. Örneğin nikâh memurunun “sizi karı koca ilan ediyorum” cümlesi dile getirilmesiyle birlikte bir iş gerçekleştirmiş olur. Performatif bir önerme bildirdiği şeyi kuran, yaptığını söylediği şeyi yapan ya da en azından bunu hedefleyen bir önermedir. Oysa Derrida’ya göre bu iki önerme arasındaki ayrım bulanıktır. Performatifliği yeni bir devlet kuran bir yasa doğrultusunda düşünürsek, kurucu yasa daha önce içinde bulunduğu ve yıkmak istediği yasayı geçersiz kılarak kendi yasasını öne sürer. Bunu kendi varlığını ortaya koymasıyla gerçekleştirir. Kurucu eylem öne sürülen yasanın meşruluğunu kendiliğinden sağlar. Yasa kendini sunar sunmaz kendi meşruluğunu da garanti altına alır. Burada kurucu edimde zamana ilişkin bir paradoksallık görülür: Sonra önceyi doğurmuştur. Bu paradoksal durum bizi şu noktaya getirir: Kurucu yasa meşruluğunu geriye doğru güvence altına alır. Onu ortaya çıkartan şiddetin ne meşru ne de gayrimeşru olduğunu söyleyebiliriz. Yani şiddet hukukun düzenine dışsal değildir.” (Derrida, 2010:95).

Öyleyse şöyle düşünebiliriz. Kreon’un yasası devletin kuruluşuyla beraber eski toplum düzenlerinin ve yasalarının geçerliliğini ortadan kaldırmakla kalmamış, kendi meşruluğunu sorgulamaya kapatmıştır. Ancak bu Kreon’un yasasına ya da o yasanın yapısına ilişkin bir şey değildir. Aynı biçimde Antigone’nin arka çıktığı yasa da performatifliğinden kaynaklanan karanlık bir şiddet unsuru üzerinde yükselir ve kendi meşruluğunu sorgulamaya kapatır.

Hukuğun düzeninde ya da yasa koyan dilde performatifliğin yarattığı sessiz şiddet zorunlu olarak varsa tiranın yasası da, tanrısal yasalar da, halkın yasaları da aynı karanlık temel üzerine inşa edilmiş demektir. Öyleyse Kreon’un buyruğu meşru bir yasa gücü olarak mı görülmelidir yoksa gayrimeşru bir şiddet olarak mı?

Antigone’nin bizi soktuğu ikilemin bu olduğunu ve trajik unsurun burada göründüğünü sanabiliriz. Oysa trajik unsur burada belirmez. Antigone için şu açıktır: Kreon’un buyruğu adil değildir ama meşrudur. Suç ancak meşru bir yasaya karşı işlenebilir. Antigone adaleti gözetmiş ve suçu işlemiştir. Antigone’nin Kreon’un yani devletin yasasını meşru görmesinin izi belki onun Kreon’un oğlu ile evlenecek olmasıdır. Bu evlilik metinde görüldüğü kadarıyla Antigone tarafından -kerhen olduğunu düşünsek bile- onaylanmıştır. Böyle bir evlilik Antigone’yi Kreon’un/yasasının ya da devletin bir parçası yapar. Sanki bu Antigone için doğal bir gidişattır ve sanki başkaldırılamayacak derecede meşru bir gerekliliktir. Antigone Kreon’un yasasının meşruluğunu bulanıklaştıracak suçu işledikten sonra ve ancak ölümüyle kadim düzenin yasasının parçası/gelini olabilir. Antigone bu nedenle kapatıldığı zindanı gelin odası olarak görür (895).

Durum Kreon’un gözünden baktığımızda ise şöyle görünür: Devlet yasayla kendini kurar ve varlığını sürdürür. Devletten önceki hiçbir yasa artık onun üstüne çıkamaz. Dolayısıyla Antigone’nin eylemi devleti ve onu kuran yasanın meşruluğunu yadsıdığı için suçtur ve yasaya karşı gelen eylem adaletsizdir. Bu yüzden Antigone adaleti gözettiği halde “adaletin tahtına çarpmıştır.” (850) Ancak bu aynı zamanda Kreon’un yasasının ne kadar kırılgan olduğunu da gösterir. Yasa adaleti tümüyle tekeline almalı ve dışarıda hiçbir şey bırakmamalıdır. Çünkü adil olduğu halde dışarıda bırakılan şey yasanın meşruluğunu aşındırır. Bu bize yasada gözetilen formülün şu olduğunu düşündürüyor: Bir yasa ne kadar az adilse onun meşruluğunu sürdürmek için o kadar büyük bir şiddet gerekir ve şiddet hiçbir zaman direnç yaratmadan sonsuz büyüklüğe sahip olamayacağı için bu, yasayı tehdit eden bir şey ortaya çıkartacaktır. Bununla beraber her yasanın temelindeki o karanlık noktada yayılmış bir şiddetin mevcut olduğu da bize şunu düşündürür: Hiçbir yasa adaleti tümüyle tekeline alamaz. (Bu dilin yapısına da zaten aykırıdır)

Antigone’nin adaleti gözetirken adaletin tahtına çarpıp düşmüş olması adaletin yasanın bir başka yüzü olmasındandır. Derrida adalet ile yasa kavramlarının birbiriyle ilişkilerinde ortaya çıkan açmazı görerek adalet kavramını iki farklı biçimde düşünür: İlki yasaya uygunluk açısından adalet, diğeri yasanın kendisine uygunluğu açısından, yasanın ötesindeki adalettir. Bu ayrım aslında Levinas’a dayanır. Levinas için adalet kavramının birincil kullanımı yasalılık, ikincil kullanımı ise bunu aşan bir biçimde başkasıyla karşılaşma ve ondan sorumlu olmayı gerektiren etik bir taleptir. Bu talep ontoloji aşar ve onun dili olan bilgiye indirgenemez. Adaletin bilginin elinden kaçan bu yapısı Derrida’nın düşüncesine uygundur. Yasanın Gücü’nde Derrida şöyle yazar: “Kendinde adalet, eğer böyle bir şey varsa, yasanın dışında ve ötesindedir ve yapısökümüne uğratılmayacak bir şeydir” (Derrida, 2010:59).

Adalet ile yapısöküm arasındaki ilişki Derrida metninin temel sorunu olarak belirir. Hatta Derrida yapısöküm adalettir diyerek bu tartışmayı yürütür. Oysa yapısöküm bizi ısrarla trajik belirsizlik diye adlandırabileceğimiz bir yerde tutar. Yapısöküm bu trajik belirsizliğe benzerken adalet daha çok trajiğin kendisine benzer.

Trajik belirsizlik ve yapısöküm

Sofokles’in tragedyasında, metin boyunca adaletin ne olduğu, kimin adil olduğu, kimin suç işlediği üzerine kafa yorarız. Sorduğumuz hiçbir sorunun kolay bir yanıtı yoktur. Metin bizi sürekli belirsiz bir alana iter durur.

Sofokles’in Antigone’si bize trajik bir belirsizlik alanı sunar ama bir trajik kahraman sunmaz. Antigone trajik bir kahramandan çok parrhesiastes’e benzer. Ölümü pahasına bile olsa doğru bildiğini lafı dolandırmaya, yumuşatmaya gerek duymadan söyler ve doğru bildiğini yapar. Kararsız değildir, hangi yoldan gideceğine dair bir tereddüt ya da şaşkınlık içinde değildir. Daha önce de söylendiği gibi Kreon’un yasasından daha büyük daha eski ve dolayısıyla da daha adil bir yasayı gözetmektedir. Başka bir deyişle, önündeki iki yasadan biri diğerine yeğler. Antigone Kreon’un bir karşı yansıması gibidir. Kreon’un Antigone’nin sözleri karşısında ve onu sindirmedeki beceriksizliğinde görürüz ki Antigone aslında Kreon’un dengi bir karşı güçtür. Antigone ya da Antigone’nin temsil ettiği düzen, Kreon’un kendisinden ya da temsil ettiği devlet düzeninden güçsüz değildir. Bu nedenle yenişemeyen bu iki güç arasında söz konusu olan düşünmeye alıştığımız anlamda bir adalet talebi meselesi olmaz. Antigone hiçbir zaman elde edemediği haklar için mücadele eden özgürleştirici bir konumu temsil etmez. O bir zamanlar sahip olduğu düzeni ve yasayı geri talep eder. Bu nedenle burada adalet talebinden çok iktidar mücadelesi vardır. Çünkü bu talep kendini  “ya o ya bu” biçiminde gösterir: Yani ya Kreon ya Antigone, ya Kreon’un/devletin yasası ya tanrısal yasa, ya yazılı yasalar ya sözlü kadim yasalar, ya erkek egemen dünya ya kadınların dünyası.

Trajik belirsizlik burada Antigone’nin “ya o ya bu” biçimini kuran eyleminde değildir. Bu nedenle Antigone’yi trajik bir kahraman olarak tanımlayamayız. Biz ancak Antigone’nin eyleminden sonra “ne o ne de bu”; yani ne evet ne hayır diyebileceğimiz bir noktaya çekiliriz. Bu belirsizlik alanı bizi asıl trajik olan ile yüzleşmeye iter. Trajik, oyunun kahramanının ve aslında o hiçbir zaman bunu gerçekleştiremeyeceği için bizim yeni bir karar, yeni bir yol, yeni bir olanak icat etme zorunluluğumuzdur. Tragedyalar bizi trajiğe sürükleseler de onu gerçekleştiren kahramanları eylemleri ya da yolları göstermezler. Gösterselerdi basit bir sanatsal zevk ya da eğlenceye dönüşebilirlerdi. Burada trajik kahramanı Nietzsche’nin söylediği gibi yeni değerleri, yeni yolları yaratabilen biri olarak düşünmek gerekir. Çünkü ihtiyaç duyduğumuz şey olmayan, söylenmeyen için yeni olanaklar yaratabilen bir trajik kültürdür. Dionysos her zaman ortaya çıkmak isteyecek ve aslında Nietzsche’nin düşündüğünün aksine asla kendini bir biçime sokamayacak, asla Apollon’la bir arada başa baş görünemeyecek, çünkü her ortaya çıkışta kendinden uzaklaşıp parçalanacak, her zaman dile gelmez, alogos olarak kalacak olan şeydir. O sürekli Apollon’u dönüştürür, trajik kahramanın onu yeniden yaratmasını sağlar ama her zaman söylenmeyen olarak kalır. Bu nedenle trajik unsurun olanaksızlıkta, açmazda, belirsizlikte bir olanak yaratma zorunluluğuyla yüzleşmek olduğunu düşünmek gerekir.

Derrida’nın kararverilemezlik kavramının ve yapısökümünün tümüyle burada trajik bir belirsizlikte durduğunu çok rahat görebiliriz. Derrida’nın açmazlar karşısındaki tutumu ve sorulara yanıt verme biçimi şu cümlelerinde açıkladığı gibidir:

“Söylemeye gerek bile yok ki, şu andan itibaren bu biçimde sorulan sorulara (ya odur ya da bu, evet mi hayır mı) hiçbir yanıt veremeyeceğim. Her halükârda bu iki taraf arasından, böyle biçimselleştirilmiş iki beklenti arasından birini ya da ötekini temin edecek bir yanıt verebilecek değilim” (Derrida: 2010:45)

Yapısökümüne uğratılmış bir metin okuyucusunu trajik bir belirsizliğe atar. Böylece önümüzdeki metinden bir tür adalet talebi yükseldiğini işitiriz.

Yapısöküm adalettir

Derrida’nın adalete ilişkin sorgulaması yapısökümün nasıl bir yöntem olduğuna ilişkin sorgulamasıyla paralel gider. Derrida adalet ile yapısökümünü birbiriyle özdeşleştirir: “Yapısöküm adalettir” (Derrida, 2010:59). Merkezlerinde bir adalet sorusu yokmuş gibi görünmelerine karşın yapısökümcü metinler adalet kavramıyla biçimlenmişlerdir. “Çifte olumlama, mübadelenin ve dağıtımın ötesindeki armağan, karar verilemez, ölçülemez veya hesap edilemez olan üstüne söylemler, tekillik, fark, heterojenlik üstüne söylemler de baştan sona, en azından çapraz (oblique) bir biçimde adalet üstüne söylemlerdir” (Derrida, 2010:50).

Derrida “çapraz bir biçimde” der, çünkü ona göre adalet hakkında doğrudan konuşulamaz, adalet doğrudan izlekleştirilemez ya da nesneleştirilemez, dolaysız bir biçimde hukuka değilse bile adalete ihanet etmeden “bu adildir”, “ben adilim” denilemez. Nasıl Levinas’ta adalet ele gelmez ve Yahudi tanrısı gibi yüzünü göstermez ise Derrida’da da adalet doğrudan yakalanamaz, sürekli bir çağrı olarak kalır ve ancak çapraz biçimde görülebilir. Adalete çapraz biçimde bakabilecek olan yapısökümündür. Yapısöküm şeyleri çapraz, doğrudan olmayan bir biçimde, dolaylı bir tarzda, ele alır. Yapısöküm de adalet de onlara “mistik” dememize yol açan açmazın deneyimini gerektirirler (Derrida, 2010:61).

Açmaz “bir yol olmayan”dır (Derrida, 2010:61), kilitlenmedir. Bu nedenle açmazın tam anlamıyla bir deneyimi de olamaz. Ancak açmazın olanaksız bu deneyimi olmaksızın adalet de söz konusu olamaz. Adalet olanaksızın bir deneyimidir. Yapısı bir açmaz deneyimi olmayan bir adalet talebinin haklı bir adalet çağrısı olma şansı hiçbir şekilde yoktur (Derrida, 2010:62).

Açmazın deneyimi etik bir zorunluluktur. Yapısöküm adalet istemidir, çünkü bizi ötekinin sesine kulak vermeye çağırır. Sorumluluğumuz bu sese kulak vermek ve bu açmaz deneyimini yaşamaktır. Derrida böylece dile, edebiyata, siyasete ilişkin tüm düşüncelerinin gizli merkezine 80’lerle yazdığı metinlerle birlikte etiği oturtur. Derrida’yı etik çerçevesiyle düşünmek sıklıkla göz ardı edilen bir şey olsa da yapısökümü konumlandırdığı yer onu kaçınılmaz olarak etiğe çeker.

Yapısöküm ne yasaya karşı sorumluluktan vazgeçebilir ne de yasanın ötesinden gelen adalet talebine boş verebilir. Adalet yasa değildir. Yasa bir hesaplanabilirliktir, hesabın öğesidir. Adalet ise hesap edilemez, kurala gelmez. Adil olanla olmayan arasındaki kararın hiçbir zaman bir kuralla güvence altına alınmamış olmasıdır açmaz (Derrida, 2010:62). Yasaya, kurala uygunluk adaleti zorunlu olarak gerektirmez demektir bu. Hatta yasaya, kurala uyan karar sorumluluktan kaçmış, yasanın ötesindeki adaletin talebini duymazdan gelmiştir. Çünkü etik ya da siyaset ve dolayısıyla sorumluluk ancak açmazın deneyimlenmesiyle ortaya çıkmış olacaklardır. Eğer verili bir çıkış varsa, bir bilgi daha işin başında çıkış yolunu gösteriyorsa karar daha baştan alınmıştır, dolayısıyla da artık alınacak bir karar yoktur. Bu durumda karar sorumluluktan yoksun olarak sadece bir uygulayış gerektirir (Derrida, 2003:42-3). Sorumluluk hazır kararlar yerine ancak olanaksızın deneyimine, açmaza düşülmesiyle ortaya çıkar. “Eğer bir sorumluluk yalnızca olanaklılık düzeni içinde iş görüyorsa, bu durumda o kendisini yokuştan aşağı bırakmış ve bir programı uyguluyor demektir” (Derrida, 2003:46) Derrida Yasanın Gücü’nde bunu şu cümlelerle anlatır:

“Fakat edim basitçe bir kuralı uygulamak, bir programı yürütmek veya bir hesabı işleme koymaktan oluşuyorsa, evet, onun yasal, hukuka uygun, hatta metafor yoluyla adil olduğunu söylenebilecektir muhtemelen, ne var ki kararın adil olduğunu söylemekte haksız olunacaktır. Bunun nedeni gayet basitçe bu durumda ortada aslında bir kararın olmamasıdır” (Derrida, 2010:70).

Öyleyse bir kararın adil ve sorumlu olabilmesi için hem kurallı hem kuralsız olması gerekmektedir. Hem yasayı muhafaza etmeli, koruyucu olmalı hem de onu her durumda yeniden icat etmek, en azından yasanın ilkesinin yeni ve özgür bir biçimde yeniden onaylanması içinde yeniden haklılaştırma ödeviyle yükümlü olmak için onu yapısöküme tabi tutmalı ve askıya almalıdır (Derrida, 2010:71).

Yasanın açmazı yalnızca hesapsız, belirlenmemiş bir adalet çağrısıyla hesaplı bir kural arasında kalıyor olması değildir. Genellik ile tekillik arasındaki gerilim de yasanın açmazıdır. Derrida bu konudaki düşüncelerini Kafka’nın “Yasa Önünde” adlı öyküsü ele alarak ortaya koymaya çalışır. Kafka’nın öyküsünde taşralı adam yasanın önündeki kapıcıdan yasaya kabul edilmesini ister. Kapıcı hayır cevabını verir: “Şimdi değil ama bu mümkün”. Yıllar boyunca adam kapının önünden ayrılmaz ve kabul edilmek için pek çok girişimde bulunur, tüm varlığını kapıcıya rüşvet olarak vererek tüketir. Kapıcı verilen her şeyi “yapmadığım bir şey kaldı mı” diye düşünmekten adamı kurtarmak için kabul eder ancak hiçbir zaman içeri girmesine izin vermez. Yaşlanıp ölüme iyice yaklaştığında kapıcıya daha önce hiç sormadığı bir şey aklına gelir adamın: “Herkes yasaya ulaşmaya çalışıyor ama yıllardan beri burada benden başka yasaya kabul edilmek isteyen biri neden olmadı?” Kapıcının adama verdiği cevap şudur: “Senden başka kimse kabul edilmezdi bu kapıdan, çünkü bu kapı yalnızca senin için yapılmıştı. Artık şimdi kapatacağım onu”

Derrida’ya göre Kafka’nın öyküsünde tekilliğin yasayla ilişkisinin paradoksu söz konusudur. Derrida “tekillik yasası” deyimini kullanır, bu deyimle evrensel ile tekilin karşılaşmasının hem mümkün hem de imkânsız olduğunu dile getirir. Öyküde tekil olan, taşralı adam yasanın genel ya da evrensel özüyle temas kurmak zorundadır. Yasaya her zaman herkesin ulaşabilir olması yasanın varoluş koşuludur. Ama tekil ile yasanın karşılaşması hiçbir zaman mümkün olmaz. Ancak kapı yalnızca taşralı adam içindir, yasayla olan ilişki kaçınılmaz olarak tekildir. Tekillikten soyutlanan yasa kendini erişilmez, temsil edilemez kılar. Bu yasanın otoritesini sağlayan şeydir.

Yapısökümün sökümü

Yapısöküm sahnedeki deus ex machina’nın peşine takılmak yerine trajik bir belirsizliğin kabullenilişidir. Okur bu belirsizlik içinde tıpkı Kreon’un serzenişinde dile getirdiği o ruh halindedir: “Boyun eğmek güç, karşı gelmek daha da güç, özümü tehlikeye atıyorum” (1095). Ancak adalet talebi olarak kendini gösteren yapısökümün durduğu tehlikeli yer adaletin, anlamın ya da tüm belirlemelerin ortadan kalktığı yere doğru yuvarlanmaya hazır bir yerdir. Nitekim postyapısalcılığın evrildiği yer olarak postmodernizm deneyimi bunu kanıtlar. Yapısöküm ya da yapısöküm gibi trajik bir belirsizlik kendini bir başka şeye çevirmeden mutlak olarak sürdüremez. Bu durum, Nietzsche’nin dekadansa, edilgen nihilizme dönen etken nihilizmi düşünerek daha kolay anlaşılır. Yeni değerler yaratamayan nihilist kararıp kendi içine çökecektir. Öyleyse yapısökümün bize gösterdiği trajik belirsizlikte trajik olanın yaratılması zorunluluğu göz ardı edemeyeceğimiz bir sorumluluktur. “Ne o ne de bu” diyebildikten sonra atılması gereken başka bir adım daha vardır, o da yeni, daha önce sorulmamış bir soru icat etmek. Bu sorumluluğun alındığı çağın trajik bir kültürü yaratabileceğini düşünebiliriz.

Diğer yandan yapısökümde kalmak, yani trajik belirsizliğin bizi yönelttiği trajik zorunluluğu görmemek bizi, à venir/gelmekte olan adalete değil, sürekli ötelenen bir adalete mahkûm eder. Bu yapısökümün temel işleyişinden ötürü ortaya çıkan zorunlu bir sonuçtur. Yapısökümünde yöntemin mantığı gereği dikkat edilmesi gereken noktalar vardır. Bunlardan biri hiyerarşik olarak sıralanmış karşıtlıklar düzeni alaşağı etmemektir. Yapının olumsallığı ve temelsizliği gösterilirken ikincil konumda tutulanlar asla birincilerin yerlerine çıkartılmazlar. Bunun nedeni metafizik düzeni bir başka biçimde yeniden kurmaktan sakınmaktır, çünkü bu metafizik düzen içinden çıkabileceğimiz bir şey değildir. Yöntemin bu temel mantığı şu sonucu doğurur: Temelsizliği gösterilse de düzen aynı biçimde yeniden inşa edilecektir. Belki de aslında çok daha katı biçimde. Çünkü böylece birincillerin ve ikincillerin yeri yeniden pekiştirilir. Yapısökümün gücü ikincillerin ikincilliğinin sürekli onaylanmasına bağlıdır. Yapısökümden hareket etmek isteyen kimlik politikalarının ya da çağdaş feminizmin içine düşmek zorunda olduğu kısır döngünün buradan kaynaklandığını düşünebiliriz. Adalet talebi adaletsizliğin sürdürülmesiyle gerçekleşmek zorundadır. Bu nedenle toplumsal hayatta ve reel politikada ikincil, ezilmiş konumda olmak elden bırakılmak istenmeyecek derecede güç elde etmiş olmak demek haline gelir. Bu, tartışmanın, sorgulamanın yeniden kesilmesi ve tarih sahnemize yine bir deus ex machina’nın indirilmiş olması demektir.

Öyleyse yapısöküm yarattığı trajik belirsizlikle bize adalet sorusunu sordurur, adalet talebini açığa çıkartır ama adaletin kendisini değil. Adalet yapısökümü deneyiminde, kararverilemezlik anında değil, bu hesaplaşmadan sonra açmazı devre dışı bırakan yeni bir kararda ortaya çıkar. Trajik olanı, yeni kararı daha doğrusu yeni bir karar taşıyan yeni soruyu icat etmeyi başarabilirsek açmazı anlamsızlaştıran ve silen o suçu işlemiş oluruz. Kuşkusuz bunun arkasından suçumuzun bedelini yeni açmazların karşımıza dikilmesiyle öderiz. Ancak adalete karşı sorumluluğumuz sürer.

Öyleyse Derrida’nın dediği gibi yapısökümün yapısökümü yapılamaz ise de sökümü belki bu biçimde yapılabilir.

Adalet ve yasada söylenmeyen

Geriye konuyu berraklaştırmak kalıyor: Derrida’nın savunduğu gibi bir kararın adilliği hem kurallı hem de kuralsız olmasını, hem muhafaza edici hem de yeniden yaratıcı olmasını gerektirmiyor. Bir başka deyişle adalet, biçimlendirmek için yasanın ötesinde dururken bir yandan da yasalılık olarak, yasayı koruyan olarak mı ortaya çıkmıyor.

Her yasa bir adalet talebine bir biçimde cevap verir. Yasa adalet çağrısı ile biçimlenmiştir. Ancak belirlenmişliği, kararın dile getirilmişliği ve genelliği ile olmakta olanın akışını hep söylenmeden bırakır. Yasanın logosunda sessiz bir alogos yatmaktadır. Apollon Apollon olarak görünür görünmez onu icat eden, dönüştüren Dionysos parçalanıp karanlığa gömülür. Yasada adalet hep görünmek ister ama yasalılığın yapısı buna elvermez. Bu, olanı belirlese bile olmakta olanın olanda asla tümüyle ortaya çıkamayacağı içindir.

Adalet yasanın, hesabın, kuralın ve kararın ötesinde ve ancak tekillikte ortaya çıkabilir. Ama yasa adil olmak zorundadır ve aynı zamanda bir genelliğin ve kararın sonucu olmak zorundadır. Kafka’nın öyküsündeki taşralı adamın ona “hayır” diyen, onu engelleyen yasa ile kapıcı vasıtasıyla karşılaştığını söyleyebiliriz. Adamın karşılaşamadığı, ulaşamadığı şey adalettir, yani yalnızca kendisi için ve tek bir sefer/tek bir durum için sahip olduğu hakkı verebilecek olan. Geneli, yasayı tetikleyen tekildir ama tekil onda asla bütünüyle ortaya çıkamaz. Öyleyse hiçbir yasa bütünüyle adil olamaz.

Kaynakça

Derrida, Jacques. Öteki Hedef (Başka Baş), Çev. Melih Başaran, Bağlam Yayınları, İstanbul:2003

“Yasanın Gücü: Otoritenin Mistik Temeli”, Şiddetin Eleştirisi Üzerine, Çev. Ece Göztepe, Metis Yayınları, İstanbul:2010

Direk, Zeynep. Başkalık Deneyimi, YKY, İstanbul:2005

Sofokles. Antigone, Çev. Güngör Dilmen, Mitos-Boyut Tiyatro Yayınları, İstanbul: 2011

Etiketler:, , , , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: