lütfen biraz kayıt-sız olabilir miyim?

iğneYıllar önce bir yerde seslerin uzaydan toplanabileceğine ilişkin bir yazı okumuştum. Yazıyı şimdi hiç mi hiç hatırlamıyorum, aklımda kalan tek şey seslerin dalga dalga yayıldıkları o büyük kara boşluktan bir gün toplanabilecekleri olmuş. Bunun mümkün olabildiği bir zaman geçmişimize yeniden ulaşabileceğimiz, hatta tarihin yazısız, belgesiz olduğu için suskun kaldığı anlar ve devirlerden işitebileceğimiz kanıtlar elde edebileceğimiz bir zaman olurdu. Bir de henüz daha o kadar eskiye gitmeden sadece seslerde sakladığımız bir dolu sırrımızın ifşa edildiği bir zaman. Geçmişime ulaşabilecekleri endişesiyle sesimi denetlemeye varan bu takıntım böyle mi ortaya çıktı acaba? İnsanın takıntılarını çeşitlendirip hayatını renklendirdiği bir gerçek. Nitekim seslerin toplanabilir olması, görüntülerin de uzay boşluğundan toplanabilecekleri fikrini ister istemez bende doğuruyor. Mesela aynalar düzeneği ile. Ortaçağda filozoflar evrenin yaratılmasını böyle bir aynalar düzeneği ile açıklıyorlardı. Her bir aynadan diğerine yansıyan varlık, tüm evrende varolanları yaratıyordu. Bunun gibi bir şey düşünüyorum. Aynaya yansıyan görüntünün başka bir aynaya yansıtıldığı, görüntülerin bir aynadan diğerine aktarıldığı bir düzenekle eninde sonunda her görüntünün elinizdeki bir aynaya geçirebileceği gibi bir şey. Sesimi denetlemek zorunda olduğum gibi görüntüleri yansıtan yüzeyler üzerine düşecek resmimi de sakınmak ve denetlemek zorundayım demek ki. Tabii böyle şeylerin olamayacağını bana anlayabileceğim bir dille anlatan bilim insanlarına inanmayı da deneyebilirim. Ama işte onların ince hesaplarla köreltilip eziyet edilmiş hayal güçlerine bir türlü güvenemiyorum.

Şirazesinden çıkmış aklın iyi yanlarından biri her şeyin aynı tarafa aktığı yerde dönüp kafanızı tuhaf bir yere çevirebilmenizdir. Böyle olmak zorunda olmasaydı belki daha iyiydi. Ama madem böyle, mutluluğumu feda edip paranoyama sahip çıkmalıyım.

Görüntümü evrenin en karanlık köşelerine dağıtabilen aynalardan, evreni dört dönen ses dalgalarından geçiyorum. Sonuçta daha sıradan paranoyalarımla da oyalanabilirim. Yine de her an kaydediliyor olmanın verdiği rahatsızlığı ve yakınıma kadar sokulmuş kayıt cihazlarının ben de yarattığı tehdidin gerginliğini üzerimden atmam imkânsız. Mesela en neşeli, huzurlu ve bir daha ele geçirilmez anlarda burnuma fotoğraf makinesinin sokulduğu zamanlar. Fotoğraf… Bir trambolin. Tarihte insanlığı kısa sıkıcı adımlarla giderken bir yerden bambaşka bir zamana atan şeylerden biri. Fotoğraf tekniği icat edilmeden önce resimlerdeki koşan atlara hiç dikkat ettiniz mi? Dolu dizgin koşan atlar dört bacakları da sonuna kadar açık ve havada resmedilirler. Baktığınız zaman ruhunuzun o coşkuyla kabardığını, o atlarla birlikte tuhaf bir düş âlemine doğru son hızda yol aldığınızı düşünürsünüz. Peki, fotoğraf makinesi ne yapar? Atların koşusunu bir kağıdın üzerine tam bir umarsızlıkla kaydeder. Acımasız kayıt şunu kanıtlar: en hızlı koştuklarında bile atların hiçbir zaman dört ayağı birden o şekilde yerden kesilmez. Ressamlar için fotoğraf yıkıcıdır. Dünya gördüklerinden başka bir şeydir ve görme güçleri onların elindeki tek şeydir. Tahmin etiğiniz gibi görüntüleri kaydeden bu makinenin icadıyla birlikte tüm sanat tarihi bambaşka bir mecradan akmaya başlar. Sanatçılar doğanın görüntülerini kaydetmekten çok giderek görme üzerine düşünmeye, fotoğraf makinesi gibi küstah şeylerin beceremediği şeyleri resmetmenin, sadece ressamın kaydedebileceği soyut, içsel nesneleri yaratmaya girişirler.

Durum sanat tarihinde daha sonra daha da tuhaflaşıyor, çünkü kayıt araçları çoğaldıkça kaydetmek konusunda insan sürekli irtifa kaybediyor. Sanat söz konusu olunca bu iyice belirgin. Sonuçta sanat insanın en ihtiyaç duyduğu ve en hassas şey üzerinden kendini kuruyor: Kaydedebilmek. Niye peki? Çünkü kaydetme arzusu insanın ölümle mücadelesi. Varlığının karşı konulmaz geçiciliğine karşı bir çapa. Dünyada kalmak mümkün değil, peki kalabilir bir dünya yaratmak mümkün mü ya da benliği kalabilir bir iz olarak evrenin üzerine çizmek? Konu ölüm kalım meselesi olunca insanın başarıları da akıl almaz oluyor. Yazı gibi mesela. Bu da insanın en ihtişamlı trambolini.

Günlük yazamam. Tam da şimdi niye olduğunu anladım. Kendimi kaydedemem. Geri dönüp okuduğumda bulduğum şeyin ben olduğunu nereden bileceğim? Sen işte böylesin diyecek bana metin. Beni bana hatırlatacak; olduğum şeyi, olmam gereken şeyi, asla olamayacağım şeyi… Ve bana emredecek. Göz ucuyla bile olsa ona dönüp bakmaktan kendimi alamayacağım. Çünkü kendi hakkımda bir yazı, bir de onu ben yazdıysam beni zamanın o büyük karanlığındaki dağınıklığımdan, görünmezliğimden kurtarır. İşte nil buydu derim. Yaşıyorum, konuşuyorum, susuyorum. Tüm bunların içinde kayboluyordum. Ama şimdi yazıda ortaya çıktım. Tıpkı bir aynaya bakar gibi. Bir ayna olmasaydı insan kendi fiziksel imgesini kafasında nasıl kurabilirdi. Kendimi nasıl tanıyabilirdim, diyelim kalabalık bir caddede yanımdan gelip geçen yine ben olsaydım. Onu durdurup “affedersiniz bir yerden tanışıyor muyuz” diye soramazdım. Demek o zaman kendime hiçbir şey soramazdım ve beni cevaplayacağını düşündüğüm bir yazı da olmazdı. Yine de günlük tutmam. Yazının kayıt edici niteliğiyle geçmişim ve benliğim üzerinde bir otorite kurmasına izin veremem. Zamanda dağılmayı ve kendi belleğimde her seferinde kendimi yeniden kurmayı, kendi kendimi yeniden uydurmayı tercih ediyorum. Yalanla, bol miktarda hayal gücü ile ve hayatımdaki her soruda ya da çıkmazda yeniden kırpmak, düzeltmek ve üzerinde oynayabilmek için kendi belleğime güvenmeyi tercih ediyorum. Ölümüme biraz izin vermek istiyorum. Başka bir şey olabileyim diye.

Ama yazısız idare edebilir miyim bilmiyorum. Şimdi masadan kalkıp dışarı çıkarsam en azından bu yazıyı yazmaktan kurtulabilirim. Yine de… Başka belleklerin kayıtlarına girmeye bu kadar heves etmeye gerek var mı? Yok, heves etmek gerekebilir. Çünkü o kadar ölmek iyi değil, insanın kendini ölümden kurtaracağı mecralar olmalı.

Kaydedilmeyle ilgili rahatsızlığım bende kaydetmeyle ilgili sıkıntıya yol açıyor. Masamın yanında en az iki dolap dolusu kağıt var. Yazıp çizdiklerim. Ne kadar işe yararlar bilmiyorum. Ama içlerinde bazen ilginç fikirler, ilginç ilişkiler var. Oradan bazı şeyleri toparlayıp derli toplu bir şey, bir “makale” yazmak istiyorum. Makale. Sözcüğün kendisi bile insanda biraz baş ağrısı yapıyor. Ama toparlayabildiklerim saygın felsefe dergilerinden, saygın felsefe hocaların olduğu jürilerden gerisin geriye dönüyor. Dönenleri elime alıp bakıyorum, neyi eksik? Benim göremediğim eksikliği çok kolay söylüyorlar: Kaynakça. Uzun bir zamandır bu kaynakça yazma eksikliğim üzerinde düşündüm durdum. Sonunda kaydedilmeye yönelik paranoyam gibi kaydetmeye yönelik de bir sürü takıntımın olduğu sonucuna vardım. Yazıya geçirmemiş olduklarım sadece kaydetmek istemediklerim değil, hafızama da kaydetmediklerim, daha doğrusu oraya gelir gelmez içeri şöyle bir dolaştırıp kapı dışarı ettiklerim. Sözlerin kimden, hangi kitaptan alındığı; tastamam o kitapta yazıldığı biçimi; kendiminmiş gibi söz ettiğim fikirlerin aslında kime ait olduğu; sözlerin, fikirlerin arasındaki sıra… Hiçbiri benim yazılarımda kaydedilmemiş. “Yazın dağınıksa kafan da dağınıktır”. Bunu söyleyen bir erkek hoca. Oysa sadece yazıyla kaydedilmesini gerekli gördüklerimi kaydettim. Ortaçağ yazıcıları ya da ortaçağ ressamları gibi. Kendi adıma, falanca filancaya, hatta o ihtişamlı, sarsılmaz, yanlışlanmaz gibi görünen büyük fikirlere kanıtlarım, sözümün nedenleri olarak bel bağlamadan yazdım. Bunu okuyan için ne önemli olacaktı ki? Sözümün beynimin içinde kim bilir ne zaman okuduğum bir kitaptaki hangi cümleyle etkileşim içine girdiği mi? Fikirleri nereden yiyip sindirdiğimi aklımda tutmak için kim bilir nasıl bir hafızam olması gerekir. Unutmamak için yaz dersiniz. Yazı böylelikle unutmamak için yazılanlarla dolup taşar. Yazıyı sadece unutmamak için, hiçbir şey elinizden kayıp gitmesin, hiçbir şey silinmesin diye doldurur durursunuz. Böylece onda nefes alır gibi sıradan bir söze yer kalmaz. Kendi kendine ayakta duran bir söze. O son haline kadar pek çok şeyi okumuş, içmiş, kusmuş, unutmuş, terk etmiş, isimlerin otoritesinden uzak, kendi kendini cesaretle sunabilen bir söze.

Ben unutmaktan memnunum. Çok unutuyorum, unutulmayacak şeyi bulana kadar. Bu yüzden beni dünyaya kaydeden daha az şey olsun isterdim. Daha az kamera, daha az fotoğraf makinesi, daha az uydu. Kendimi unutabilmem kendimi bir hale sokabilmem demek çünkü.

n.g.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: