olmayan yerler vardır

r2d2

Bilim kurgunun kötü bir şöhreti var. Entellektüel, politik, filozof ya da edebiyatçı gibi görünebilmek için ondan uzak durulur. Kimse popüler kültürün pençesinde, sığ beğenilere ve sadece heyecan arayan kıt bir zekaya sahip, apolitik ya da dünyadan bihaber olmakla itham edilmek istemez. Oysa bilim kurguya şiddetle ihtiyacımız var.

Aslında bilim kurgulara ilişkin hikâyemiz makinelerin insanlığı köleleştirmesi ya da galaksi ötesi gezegenlere yapılan yolculuklardan çok önce, ütopyalardan başlıyor. Ütopyalar, bu “olmayan mükemmel yer”ler önce felsefe metinlerinde karşımıza çıkar. Platon’un Devlet’i felsefecilerin didik didik ettikleri böyle bir metindir örneğin. Platon ideal bir devlet ve toplum biçimine ait bir tasarım sunar burada. Bunun arkasından felsefe tarihinde pek çok ütopya sıralanır: Thomas More’un Ütopya’sı, Campanella’nın Güneş Ülkesi ya da Hobbes’un Leviathan’ı, vs.

Felsefecilerin ütopyalara kafayı takmış olmalarının nedeni açık. Felsefe bir şeyin ne olduğunu sorarken o şeyin olanaklarını da sorgular. Bu örneğin insanı sorarken insanın aslında ne olabileceğini de sormak demektir. Olanaklılığı görmenin felsefe için kritik bir önemi var. Çünkü ancak olanaklılığı da dikkate almak o şeyin aslında ne olduğuna ilişkin sağlıklı bir yaklaşım sunabilir. Potansiyelleri sormak zorunda olması felsefeyi geleceğe dair bir iş yapar. Burada felsefenin edebiyatla olan ortaklığı da, edebiyata duyduğumuz ihtiyacın nedeni de açığa çıkıyor: Biz dünyanın ve kendimizin ne olduğunu anlayabilmek için dilin, düşüncenin ve insanın olanaklarını görmeye ihtiyaç duyuyoruz.

Bir süredir edebiyattaki ütopyalar distopyalara dönüştü. Olmayan mükemmel yerler kurgulamaktan cehennemler tasarlar hale geldik. Bunun nedeni çok da karmaşık değil. Özellikle I. Dünya Savaşı ile birlikte birbiri peşi sıra gelen pek çok yıkım ve kıyımdan sonra insan aklına ve yarattığı tekniğe duyulan güven ve hayranlık yerini totaliter yapıların, insanı ve gezegeni yok etmek pahasına geliştirilen teknolojilerin eleştirisine bıraktı. Böylece distopyalar modernist aklın köleleştiriciliği ve şiddete yönelimi konusunda bizim için uyandırma servisi görevi gördüler. 1984 ya da Cesur Yeni Dünya’yı anımsayın. Bunlar asla yabana atılmayacak güçlü eleştiriler sunarlar.

Çağımızda çoğu artık distopyalar niteliğinde olan bilim kurgu yapıtları hayalgücümüzün, pervansızlığımızın, dünyadan kopmuş yalıtılmış benliklerimizin yumuşak elli okşayıcıları değil. Eğer öyle olsaydı okurlarının az olmasına bu kadar şaşırmazdık. “Yüksek edebiyat sahiplerinin” söylediği gibi biz bilim kurgu meraklıları bir “hayal dünyasında” gezinip durmuyoruz, aksine kendimize gelmek için gerçeklerin suratımızda patlamasına izin veriyoruz. Genelde düşünüldüğü gibi bilim kurgu yapıtlarından geleceğin teknolojilerine yönelik sağlam tahminler; şaşmaz bilimsel veriler; astronom, fizikçi ya da mühendisler ve de onların bilimsel makalelerini tarafından doğrulayacak kuramlar beklemiyoruz. Bu, bir tarih metinde bulunabilecek olanı tarihi bir romanda aramaya çalışmak olurdu. Bir edebiyat yapıtında bu tür bilimsel veriler, en fazla yapıtın ikna gücünü arttırırlar o kadar. Bilim kurgudan istediğimiz şey bizi başka bir zamana ve mekana, o “olmayan yere” atabilmesi ve orada bize bizi göstererek bir sorgulama yolu açabilmesi.

“Olmayan yer” henüz olmadığı için en çok gelecektedir. Olmayan yeri daha çok gelecekte araması bilim kurguyu fütürist yapar. Hayatımızı etkileyenler arasında şimdi en hızlı gelişen teknoloji olduğu için ütopya ya da distopyalarımız bilim kurgu içinde tasarlanır. Ancak bilim kurgu yapıtlarında asıl ihtiyaç duyduğumuz şey “gelecekte nasıl bir teknoloji içinde yaşayacağız” sorusuna verilen bir yanıttan çok daha fazla bir şeydir.

Aptallaşma, şok ya da derin bir hayret ancak bir yazarı bilim kurguya itebilir.  Yazarın birden durup içinde bulunduğu dünyanın garipliğinden dehşete düşmesi gerek. Kendi konumuna, içinde bulunduğu ideolojiye ve zamana yabancılığının arkasından böyle bir dehşet duygusu gelir. Bu yüzden bir yazarı ya da okuru bilim kurguya iten hiç de hayatın sıradanlığından kaçmak değildir. Aksine iyi bir bilim kurgu bularak onun ayağımızı olduğu yerden “kaydırmasını” dileriz. Ayağımızı kaydırsın ve böyle bir kayma ile kendi zamanımızdan, kendi mekanımızdan çıkabilelim. İçinde bulunduğumuz dünyayı mutlak, doğal ya da olağan bulmaktan vazgeçebilelim. Çünkü kendi kendimize şu soruyu sormaya deli gibi ihtiyaç duyarız: “Kendimden başka bir şey nasıl olabilirim” ve “dünya nasıl başka bir dünya olabilir”. Bu sorular başka bir dünyada ne olabildiğimi görmemle yanıtlarına yaklaşabileceğim sorulardır.

İyi bir bilim kurguyu ender yapan şey de budur. Ama asıl onu az bulunur yapan içinde bulunduğu dünyayı olağan ve zorunlu kabul etmeyen, dünyanın garipliğinden şaşkınlığa düşüp başka bir dünya, başka bir insan tasarlayan bir yazara karşılık aynı motivle başka bir insan, başka bir dünya arayan bir okurun buluşmasının enderliğidir.

Bilim kurgu felsefi bir sorgulamaya imkan verir. Bu sorgulamaya, ne olduğumuzu ne olabileceğimiz üzerinden söyleyen, bu zamanı ve bu mekânı terk edebilen bir edebiyata; bilim kurguya ihtiyacımız var.

Nil g.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: