Göstergebilimsel Bir Çaresizlik: Düşünememek Üzerine Düşünceler

tacita dean

Kendimi düşünüyor sanıp da zihnimin karanlığında hareketsiz kaldığımda kitaplardan bu çaresizliği betimleyen iki sahne aklıma düşüyor. Biri Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Mahur Beste’sindeki bir betimleme: İsmail Molla Bey, zihnindeki düşünceleri tespih çeker gibi zihninde dolaştırır durur ancak bir sonuca bir türlü varamaz. Diğeri Jack Landon’ın Adem’den Önce’sinden bir sahne. Kitabın yarı maymun yarı insan kahramanları suda buldukları bir Hindistan cevizi kabuğuna su doldurup boşaltırlar ve çok eğlenirler. Sonra içlerinden biri bu kabuğa su doldurup mağaraya götürmeyi akıl eder. Bizim yarı maymun yarı insan baş karakterimiz ise kabukla o kadar oynayıp durmuşken nasıl onu su kabı yapmayı akıl edemediğine hayıflanır.

Düşüncenin zihninde adımını atacak bir yeri olmadığındaki o boşluk hissini tarif eden bu sahneler gerizekâlılığı dramatize etmiyor sanırım. Bana mesele daha çok düşünememenin verdiği bir sıkıntıymış gibi görünüyor. Kuşkusuz bu sahneler düşünememeyi düşünebilmemizi sağlayacak örnekler bile olamıyorlar. Örneğin ve tanımın olamadığı yerde sürekli o şeyin etrafından dolanıp durmaktan başka yapılacak şey de yok. Düşünememek anlarında, evimizi çevreleyen çitlerin çok uzağından bize doğru yaklaşanın ne olduğunu seçemiyormuş gibi oluyoruz. Sanki iç bunaltıcı yalnızlığımız bu seçemeyişten, bu düşünemeyişten, bu sisten kaynaklanıyor. Gerçekten tek gördüğümüz evimiz olsa, ötesini merak etmesek yalnızlık da dert olmazdı.

Böyle bir sıkıntının varlığı aslında dilin düşünmenin sınırlarını belirlediği fikrini yalanlıyor. Bu sınırı dille belirlemek, düşünmeyi bir dil yeteneği gibi ve düşünebilir her şeyi zorunlu olarak dile getirilebilir bir şey gibi görmektir. Düşünme dilsiz, dil göstergesiz olmaz. Öyleyse düşünmeyi dile, yani göstergeye indirgemek sorunmuş gibi görünmez. Düşünebildiğinden ve düşündüğünü söyleyebildiğinden emin olan bir insan uygarlığı için zaten bir sorun yoktur da. Böyle bir sorun ancak bir türlü düşünemediğini ve söyleyemediğini bilenin midesinde bir kramp gibi hissedilebilir. Belki Nietzsche’nin dediği gibi tin, kalp ya da beynin değil, midenin kendisidir ve dilsel dönüşten sonra sıra belki de zorunlu olarak dilsel düşüşe gelmiştir. Bu yüzden dile ilişkin mideme oturan bazı sorunlar bu yazının konusudur.

 

Différence ya da différance, bütün mesele bu mu?

Genel kabulü izledik ve düşünmeden dile, dilden göstergeye geçtik. Bundan sonraki adım bir gösterge düzeninde anlamın oluşumunu anlamak olur. Bunun için de anahtar bir kelimeyi elimizde tutmakta fayda var: “Fark”ı.

Saussure için dilde anlam göstergelerin birbirleri arasındaki farkla belirlenen bir şeydir. Çünkü gösterge düzeni nedensizdir; keyfi, uzlaşımsal. Elimizde ikili bir yapı var: Bir sözcük ve bu sözcüğün işaret ettiği kavram, yani gösterge ve gösterilen. Burada anlam kural takip etmeye dayanıyor. Bu nedenle Saussure’ün göstergebilimi semiyolojiktir; yani bildirişim göstergebilimi.

Üçlülere fena halde takmış olan Peirce göstergebilimi ise Saussure’den habersiz onun bir kağıdın iki yüzü gibi olan gösterge ve gösterilen kavramlarına üçüncü bir yüz daha ekler. Eklenen bu yüz göstergede gösterilenin gösterilişinin yönüdür. Daha açık söylersek Peirce için gösterge sadece bir şeyin yerini tutan şey değil, bir şeyin yerini belli bir bakımdan tutan şeydir. Bu da anlam meselesinin basit bir kural takibinden fazla bir şey olduğuna işaret eder, çünkü her gösterge bir yorumlayan olarak ortaya çıkar ve yine başka bir yorumlayana yol açar. İşleri bizim için içinden çıkılmaz hale getiren bu üç yüzlü yapıdır. Peirce göstergebilimi semiyotik; yani bir anlamlandırma göstergebilimidir. Okur merkezli kuramların ve de genel olarak postmodern düşüncenin temelinde olan “bir gösterge düzeninde anlamın asla elde edilemeyeceği, anlamın göstergeler zincirinde sonsuza dek kayıp gideceği düşüncesi” Peirce’ün gösterge kuramına eklediği “yorumlayan” kavramıyla tetiklenmiştir.

Derrida’nın différance’ı rafa sığmayan son kitap gibi işleri karıştıran başka bir fazlalığa işaret eder. Her gösterge kendinde kendi olmayanı da taşır. Her göstergenin kendisiyle arasında kapanmaz bir fark vardır. Saussure anlamı, göstergeler arasındaki fark olarak belirlerken Derrida, anlamı göstergenin kendiyle farkında, différance’ta bulur. Anlam bu fark yüzünden asla sabitlenemez, gösterge düzeninin arkasında aşkın bir gösterilen de olmadığı için göstergeden göstergeye akıp durur. Metnin dışı yoktur, öyleyse içerde bir türlü ele geçirilemeyen anlam dışarıda hiç bulunamaz.

Buraya kadar akıllı uslu geldikten sonra elimdeki sinir küpünü biraz daha karmaşık hale getirmek belki konuya daha sade yaklaşımlar bulmamı sağlayabilir. Sonuçta her şeyi iyice altüst etmeden şeyleri yerli yerine koymak mümkün değil. İlkin, daha önce başka yollarla yapmayı denemiş olmama rağmen şimdi bambaşka biçimde, gösterge düzenindeki sonsuz anlam koşusunun foto finish olanaklarını, sonra da “peki evrenin dışında ne var” diye sorar gibi metnin dışına ilişkin düşünmeyi deneyeceğim.

Derrida différance’nın sürekli ertelendiğini söyler, sanki bir türlü yaşanamadan sürekli akan bir zaman söz konusudur. Anlamış olmak program dahilinde hazır bir yoldur, dolayısıyla çok anlaşılıyor gibi görünenin önünde bile durup insanın kendini “bir anlam verememezlik” deneyimine, kararverilemezliğe bırakması daha doğru olur. Bu Derrida’nın olanaksızın deneyimi dediği şeyi elde etmeyi sağlar. Göstergeler zincirinde her göstergede o olmayan yüzünden sonsuza kadar kayan anlam bir türlü yaşanamayan ve Derrida’ca zaten yaşanmaması da gereken bir anlam deneyimidir.

Öyleyse anlamın olmadığı sonsuz erteleme, sürekli akıp giden bir zaman nasıl olanaklı olabilir? Olamaz. Bunu bir Zenon paradoksuyla düşünmek mümkün. Zenon’un, aslında her tek an duran, hareketsiz olduğu için de asla hedefine ulaşmayan oku gibi biz de her göstergede takılı kalırız. Biri Derrida’nın talep ettiği diğeri de engellemek istediği iki farklı biçimde. Derrida’nın kararverilemezlik anı, eğer biz kendimizi bu deneyime bırakmayı becerebilirsek durmak ve hiçbir yolun seçilemez olduğunu görmek demektir. Eğer bu deneyim bize fazla geliyorsa hazır bir anlamı seçer, orada anlamı tuttuğumuzu düşündüğümüz yerde yine dururuz. Öyleyse anlamın göstergeler zincirinde sonsuzca kayıp durması mümkün değildir. Zamanın oku her göstergede asılı kalır. Ertelenmez. Kuantum zaman teorilerine uygun biçimde geçmiş ve geleceğin tek bir anda/şimdide ortaya çıkması gibi tek bir göstergede anlam kendi biçimlendirdiği alımlayıcısı tarafından yeniden yaratılır. Peki bu tek anda, bir Planck zamanında ne olur? Anlam denilen şey nasıl oluşur? Bunu farklı biçimlerde düşünmek mümkün.

  • Kural takip edilir: Hangi göstergenin neye işaret ettiği üzerinde uzlaşılmış anlam kullanılır. Trafikte kırmızı ışık “dur” der. Bu göstergeyi -trafikte olmadığımız sürece- başka biçimde yorumlamakta elbette ki serbestiz. Ama işimizi yürütmemizi sağladığı ve hatta kırmızı ışık örneğinde olduğu gibi hayat kurtardığı için göstergeyi uzlaşıma uygun olduğu biçimde görmeyi seçeriz. Göstergelerle ilişkimizde kesinlikle en sık yaptığımız budur, kural takip etmek, uzlaşımları/anlamı öğrenmek. Çünkü dili genellikle düşünmenin tek aracı ve iletişimin tek yoluymuş gibi kullanırız.
  • Örnek alıcının/örnek okurun kim olduğunu tahmin edilir: Umberto Eco’nun alımlama göstergebiliminde ileri sürdüğü “örnek okur” savında olduğu gibi, okur/alıcı göstergenin nasıl bir okur/alıcı talep ettiğini tahmin eder ve anlamı bu yönde belirler.
  • Yapısökümcü bir yol izlenir: Derrida’nın yaptığı gibi göstergenin o olmayanı, altta kalanı göstergenin parmağını gözünüze soktuğu anlamı yıkmak amacıyla kullanılır.
  • Gösterge bir aynaymış gibi düşünülür: Eco her ne kadar aynanın anlam üretemeyeceğini söylese de gösterge bir ayna gibi iş görür ve anlam üretir. Bu, Hıristiyan ve İslam ortaçağ metafiziğinin kullandığı ayna benzetmelerinin göstergeye uygulanması gibi bir şeyi gerektirir. Belki özellikle İbni Arabi’nin ayna fikriyle ilişkilendirmek gerekir. Ayna sadece görüntü kopyalayan bir nesne değildir; görüntüleri ileten ve kendi biçimlerine ve açılarına göre görüntüleri farklı şekillerde oluşturan yüzeylerdir. Her gösterge bir açıdan bir şeyi gösterir ve ona bakan kendi baktığı yerden göstergenin açısına göre kendini görür. Aynalar sadece birbirlerine bakan boş aynalar değildir. Kendilerine yöneltilmiş gözü gösterirler. Yüzeylerinde farklı biçimlerde onlara bakanın görüntüsü gezinir. Özne öyle ya da böyle oradadır.
  • Sanki bir tünel açabilecekmişsin gibi üstüne kapaklanmış duvara bir çentik atmak: Göstergesi henüz mevcut olmayan şeyi yaratmak; yeni bir göstergeyle ya da bir göstergenin göstermediği şeyle.

Bu yolları anlam sorununda birbirlerini tümüyle dışarıda bırakamayacak olarak görmekte fayda var. Çünkü her biri anlam sorunumuzun yadsınamayacak birer perspektifi gibi duruyor. İlki için bildirişim göstergebilimi, ondan sonraki üçüne anlamlandırma göstergebilimi deriz. Ama sonuncusunda farklı bir durum var. Gösterge düzeninin sınırlarına ilişkin bir sorgulama içerdiğinden bu sonuncusuna transandantal göstergebilim denilebilir pekâlâ.

Bir istisna gibi duran bu sonuncu anlamanın gerçekleşebilme koşulu ne olabilir? Metnin/gösterge düzeninin dışı. Metnin dışı derken Derrida’nın işaret edip bertaraf ettiği şeyi, yani aşkın anlamı ya da gerçekliği sahneye tekrar sokmaya çalışmıyorum. Çünkü dil bir gerçeklik meselesi değil, doğrudan bir hakikat meselesidir ve hakikat aşkın değildir. Ama bu başka bir meditasyonun konusu olmayı hak ediyor.

 

Metnin dışı hıncahınç doludur

Metnin dışını/onun mevcudiyetinin zorunluluğunu anlamak termodinamiğin ikinci kanunu üzerinde düşünmekle mümkün olur. Yine de tam burada durup dil üzerine olan bu yazıya neden bu kadar fizik terimi müdahil oluyor diye sorabilirsiniz. Eco’nun sanat ve felsefenin bilimin bir eğretilemesi olduğuna ilişkin güzel bir tespiti vardır. Ne neyin eğretilemesidir çok belirgin bir şey olmasa da sanat, felsefe, siyaset, bilim, edebiyat her zaman aynı paradigmaları değişik biçimlerde gösterirler. Bu yüzden birini anlamak için diğerindeki dalgalanmaları izlemek zihin açıcıdır.

Termodinamiğin ikinci yasası kapalı bir sistemde tersinmez bir biçimde entropinin artacağını ifade eder. Entropi düzensizliğin ölçüsüdür, kullanılamaz enerjinin ölçüsü; yani atık ya da çöp enerji. Shannon söz konusu yasayı bilgi-iletim kuramına dönüştürür. Buna göre iletilecek veri/bilgi miktarı ne kadar büyükse verinin iletilmesi o kadar güçleşir; ileti ne kadar açık ve net ise veri miktarı da o kadar azdır. Bu şu demektir: Hiçbir sürprize/düzensizliğe yer bırakmayan doğum günü tebrik kartı en az entropi ile oldukça az şey söyler ve ileti anlaşılırlık bakımından bir sorun içermez. Buna karşın aynı kelime sayısıyla bir Birhan Keskin şiiri yüksek derecede bir entropiye sahiptir. Şiir hem çok şey söyler hem de herkes için farklı bir şey; yani anlaşılabilirliği riskli bir hale gelmiş, açıklığı/uzlaşılabilirliği ortadan kalkmıştır. Kuşkusuz entropinin en fazla, metni anlamsız bir harf yığınına dönüştürmeyecek miktarda olması gerekir.

Böyle bir kuram anlam üzerine bize doğrudan bir şey söylemez ama gösterge düzenini birlikte düşünebileceğimiz bazı ilişkilere işaret eder. Her gösterge düzeni kendini dışında tuttuğu bir alan yaratmak zorundadır. Ancak mesele gösterge olamayan artıklar, harf yığınları değildir. Gösterge düzeninin dışındaki o alan différance gibi göstergede o olmayan, postmodern yaklaşımların temsil edilemeyen ya da madun dediği türden bir şey değildir. Sorun temsil edilemezlikten öte ontolojiktir. Söz konusu olabilecek fark ancak ontolojik olabilir. Çünkü bu yokluk alanı gösterge düzeninin bir gölgesi gibi ortaya çıkmaz, gösterge düzeninde hiçbir biçimde içerilmiş değildir; gösterge ile uğraşarak, göstergeyi kazıyarak bulunmaz. Tümüyle entropik alandadır. Bir gösterge düzenini içinden bakıldığında A = ˜ E diyebileceğimiz oysa tümüyle mantığın dışında olan alan.

Mesele anlam düzeninin dışındaki bu anlamsızlık alanıdır. Çünkü anlam, kara dipsiz bir kuyu olan o anlamsızlık alanından çekilen şeydir. Evrim yalnızca tekerlek icat etmek değildir, sürekli yokluk kuyusundan varlığı çekmektir. İnsan bitmemiş bir şeydir çünkü; olmakta olandır. Yeni şeyler anlamak, yeni şeyler hissetmek, yeni şeyler düşünmek zorunda olandır. Anlamı, hissedileni, düşünüleni sürekli icat etmek zorundadır o halde.

Bu nedenle anlam, gösterge düzeninin içindeki bir şeyle, göstergelerin birbirleriyle olan farkıyla ya da göstergenin içindeki o olmayanla değil, düzenin dışıyla/anlamsızla ilgilidir. Gösterge düzeni geride entropik bir alan bırakarak olanaklı tüm düzenlerden sadece biri olarak ortaya çıkar. Entropik alan kaotik alandır. Diyonizik bir kâbus. Entropi yasası kaostan, yıkımdan kaçınılamayacağını söyleyen yasadır. Bu yüzden bu yasayla sosyal yapıya bakanlar felaket tellallığı yaparlar ve neredeyse “nefes almayın entropiyi arttırıyorsunuz” der gibidirler. Oysa gösterge düzeninin dışındaki bu çöp alanını bir olanaklar evreni olarak da düşünmek mümkün olabilir pekâlâ. Tıpkı DNA’mızın yüzde doksan beşini oluşturan çöp DNA’nın gerçekten çöp olamayacağı gibi. Çünkü belki de tüm çöpümüz o karanlık kuyuda uykudadır.

Böyle düşününce yapısöküme temel biçimini vermiş umutsuzluğun da mutlak bir çözümsüzlük içinde olmadığı düşünülebilir. Derrida’nın umutsuzluğu karşıtlar hiyerarşisine dayanan Batı metafiziğinin asla aşılamayacağıydı. Oysa gösterge düzenin dışında olası milyonlarca “metafizik” gömülüdür diyebiliriz. Belli bir tür metafiziği aşar aşmaz başka bir metafizik ağına düşülmesi kaçınılmazdır. Ama bir metafiziği yıkma başkasını yaratmayı gerektirir ve o yaratılanı da zamanı gelince yıkabilmeyi. Yıkıp yeniden yaratma soluk alıp verişimizdir. Düşünememek ya da akıldakinin, kalptekinin söylenemezliği belki bu yüzden soluk alamamak gibidir.

Şunu sormak zorunda kalıyoruz, gösterilemeyen ne? Gösterilemeyen şey tek olan şeydir, tekildir. Tekili gösterebilmemizin bildiğimiz iki yolu var: İşaret etmek; ona özel bir göstergeyle değil, “bu” diyerek, hatta sadece bir jestle ve sadece ona tahsis ettiğimiz bir adlandırmayla.  Mutlak bir bulunuş metafiziği tam olarak böyle bir şey olabilirdi: Ya sonsuz sayıda şeye her seferinde şimdi ve burada olan olarak işaret etmek ya da sonsuz sayıda adlandırma yapmak.

Bir şeyin yerini tutan şey göstergedir ve bir şeyin yerini tutarken içinde fazladan pek çok şeyi de tutar. Çünkü gösterge bir genellik, bir tümel, bir soyutlamadır. Ancak soyutlayıcı düşünme teki; şimdi burada olanı yakalayamaz.

Tek kaotiktir; parmak izindeki eşsiz halkalar, kaplanın sırtındaki lekeler gibi. Sadece kendi kendisini gösterir, Kendi kaosu, kendi çöpü tümüyle onun adıdır. Molly Bloom’un sayfalarca süren tek cümlesiyle karşılaşmamız gibidir tekin görünüşü. Onu çöpte bulmamız gerekir, çöpten toplamamız gerekir. Bulunduğu kara delikten, her şeyin içinde olduğu o hiçbir şey noktasından çıkartmak gerekir. O deliğin, o kuyunun başında dikilmek ve o karanlığa bakabilmek, okunmaz ve yazılmaz şeyleri anlamaya çalışmak gerekir.

 

Nil Göksel

 

Çağrılmayan Cemaat No:1‘de kağıt üzerine mürekkep halinde….

 

 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: