Mağara

da vinci

Olağanüstü keskin bir ışık altındayız. Güneşin içindeymişiz gibi. Her şey yok edici büyük bir beyazlığın içinde. Her şekil, kenar, hacim bu beyazlığın içinde kaybolmuş. Oluşa mesafe alabileceğimiz tek bir karanlık köşe yok. Gözlerimizi yummak faydasız, göz kapaklarımız hiçbir şeyi gölgelemiyor. Yüz çevirmek, maruz kalmaktan sakınabilmek mümkün değil. Her şeyi yeniden kurgulayabileceğimiz, tekrar görebileceğimiz, tekrar canlandırabileceğimiz kısa bir uykuya bile izin yok. Aydınlanan bizi uykunun kötülüklerine, rüyanın aldatıcılığına sürekli karşı uyarıyor. Üstümüze tuttuğu ışığın şiddeti bizi dürtüyor: Uyanık ol, mağarandan çık, her an güneşin hükmünde ol.

Nomina sunt odiosa – Adlar acıtır. Ama işlediklerinde. Aşırı işleyen adların yol açtığı şey ise başkadır. Acıyı uyuşturup her şeyi iş göremez hale getirirler. Bu yüzden bazı sözcükleri hurdaya çıkarmak; zihni zenginleştirmekten çok fakirleştiren bazı metaforları karanlık mağaranın duvarına katılıklarını kaybedene kadar vurmak gerek. Entelektüel, aydın sözcüklerini ve çevrelerinde dönen metaforları mesela.

Bir adın ya da metaforun aşırı işleyişine neden olan şey ışığın şiddetidir. İşte bunun için bu tür bir şiddet üzerine düşünmek entelektüel ya da aydınlar üzerine düşünmekle bir biçimde kesişiyor. Bu adları yüklenenler hakikatleri başımıza geçirir, bizi ışığın şiddetiyle terbiye ederler çünkü. Ama söyleyenden söz etmeli- bu daha karanlık, daha geniş, daha ham. Gölgeye ama uyuşmaya değil uykuya çekilebilen bir ad. Her adın gerçekte talep ettiği gibi o da ne olmadığıyla birlikte düşünülmeli. Bir çırpıda söylenecek şey belli: Söyleyen bir entelektüel değil. Buradan başlamak yolu doğrultmak için, yoksa ortada bir karşıtlık ilişkisi yok. Sadece bu iki şeyin başkalıkları yol gösterici.

Bir. Neden söz söylenir? İyileştirmek için. Entelektüel bizi böyle yanıtlar. Bizim için panelden panele, bir televizyon kanalından bir başkasına, bir gazete köşesinden diğerine koşturur, üniversite kürsülerinden maaşını ya da adının arkasında birikmiş kalabalığı tehlikeye atmayacak biçimde konuşur. Sakatları düzeltmeye, körlerin gözlerini açmaya çalışır. Bu doktorculuk oyunu onda bir haz patlaması yaratır. İyileştirmek insanın gizli bir zevki olduğundan gerçi kimse kendini bundan alamaz ama entelektüel buna özel olarak yetkilidir. İyileştirme merakını hazza bağlamak kulağa gayri ciddi mi geliyor? Öyleyse her zaman en ciddi şeyi söyleyen entelektüelin sözüne güvenelim ve iyileştirme takıntısının sorumluluktan kaynaklandığını düşünelim. Entelektüel de hastası da ciddiyet istiyor ve sorumluluktan daha ciddi bir şey yok. Ciddiyetin ne işe yaradığını anlamak zor değil: Hastanın doktora teslimiyeti için ciddiyetin sağladığı saygınlık ve saygınlığın sağladığı doğruluk gerekiyor. Entelektüelin ciddiyeti hakikatle ilişkisini sağlama alıyor. Elbette hastanın da sorumlulukları var. İyileştirmek nasıl entelektüelin sorumluğu ise hastanın da iyileştirilmek için saygın kişi otoritesine boyun eğme sorumluluğu var. Hasta hakları denen şey buradan temelleniyor zaten. Entelektüel hakikati dile getirme, aydınlatma, sorgulama, yön tayin etme, yola sokma işinde çuvalladığında – ki neredeyse her zaman olan şey budur- doktorunun sorumluluğunu yerine getirmeyişine veryansın etmek temel bir hasta hakkı oluveriyor.

O halde bir başka aşırı işleyen adla karşılaştık. Sorumluluk kavramı acaba fazla mı ışıklandırılmış, fazla mı taçlandırılmış, fazla mı masumlaştırılmış? Tüm anlamları üst üste bindirilip açık denizde giden geminin tek bir tarafına mı yığılmış? Ödev ve kimliğin tarafına.

Yalnızca sorumluluğun yüklediği şey değil, sorumluluğun kendisi bir ödev olarak görünür ve kavram bir şeyi dışarıya çıkartmaya dayandığı için her zaman bir kimlik talep eder. Dışarı çıkartılan konumlandırılır. Sorumluluğun üstlenilmesi mi devredilmesi mi gerektiğini bu konumlandırma belirler. Sorumluluk alınabilir bir şey olduğu gibi başkasına teslim edilebilir bir şeydir de çünkü. Gerçekte tümüyle kendi yaşamının parçası olan şeyleri, kişileri görev malzemesi haline getirme; güç birikmesi; teveccüh; vicdan rahatlığı biçiminde ortaya çıkan o uyuşuk huzur; karar verme, söz söyleme hakkını devredilmesiyle olağanüstü bir sadeliğe kavuşabilen o yeme-içme, çalışma, üreme döngüsü; ancak öğrenme ve bilme becerisinin köreltilmesiyle ulaşılabilen dirimsellikten uzaklaşmanın verdiği o hafiflik, hepsi sorumluluk denen şeyin içinden fışkırır ve insana ilişkin kurgunun bir parçası haline gelir. Sorumluluk kavramı olduğumuz, olmakta olduğumuz şeyi başka şeylerle olan ilişkilerimizmiş gibi mesafelendirip programlaştırır.

Bu programlaşma ya da dışarılaştırma gerçekten dünya ile ilişkilerimizin gereği ya da temeli olabilir mi? Anlamak için bize huzursuz birilerinin bakış açısı gerek. Mesela hakikatleştirmelerin şiddetinden kaçınmaya çalışan Derrida’nın. Acaba onda sorumluluk kavramının ödevden ve kimlikten çözülüşün bir olanağını görebiliriz miyiz?

Derrida’nın etik ve politikaya ilişkin düşüncelerinde vurgu sorumluluktur. Ancak sorumluluğun geleneksel kavranışında Derrida için rahatsız edici bir şey söz konusudur: Sorumluluğun ödevle sıkı ilişkisi, ödev gibiliği. Kant’ın yaptığı ödeve uygun ve ödevden dolayı ayrımı bu yüzden Derrida’ya yerinde bir ayrım gibi gözükmez. Çünkü her iki durumda da bir program uygulanışı söz konusudur. Oysa Derrida, etiği programlamalar dışına çıkartma niyetindedir. Sorumluluk ödeve indirgenemez. Bir ödev yüklenmek bir program yürütmek demek olacağı için aslında bir sorumsuzluk biçimidir. Basitçe kural takip etmek, talimatları uygulamak, ritüele teslim olmak yani hazır, verilmesi olanaklı yanıtları vermek sorumluluk almaktan kaçınmaktır. Sorumluluğun olanağı ancak olanaksızlık deneyimin yaşandığı bir yerde ortaya çıkabilir. Sorumluluk iki yasadan, iki çelişkili buyruktan ve aslında iki karşıt iş yükleyen ödevden aynı anda sorumlu olmayı ve “ne o ne de o” demeyi gerektirir. Bu, açmazın deneyimi olarak içine düşmemiz gereken bir sıkıntı, yüzleşmemiz gereken bir çöl yaşantısıdır. Yasayı, kuralı, ritüeli uygulanıp gönül rahatlığıyla çekilebileceğimiz bir köşe yoktur.

Sorumluluk ödeve indirgenemez olsa da –bu indirgenemezlik ona doğrudan, karşıdan, özsel bakmamıza engel olur- bir biçimde ödevle ilişkili kalır. Yasa, ödev ya da ritüel tümüyle asla yadsınmaz, ıskartaya çıkartılmaz ya da onlara karşı bir konum alınmaz. Çünkü bu bir karşı-kural koyma olacaktır ve karşı-kural da bir kuraldır. Sorumluluğun ödevle ilişkisi Derrida’nın sözcükleriyle şöyle ifade edilebilir: Hem kural tanınacak hem de asla ona bağlı kalınmayacak; yani yasanın, kuralın, normun, ritüelin ötelerine geçmeyi buyuran bir şekilde hem kurallı hem de kuralsız bir icat gerekecek.

Burada ödev, program dışında kalmaya ve asla başka bir program olarak ortaya çıkmamaya ilişkin bir programmış gibi gözüküyor. Ödev hâlâ yeterince ödev, sadece bir açmaz deneyimini gerektirdiği için çok daha zorlaştırılmış durumda. Sorumluluk bir icat istiyor ama yeni bir şeyin değil, eski şeylere ilişkin yeni bir tavrın icadı burada söz konusu olan: Yanlış çalışan ve her zaman yanlış çalışacak olan bir makinenin –Derrida deyişiyle mevcut metafiziğin- içinde onu programlandığı biçimde çalışamaz hale getirebilen bir düzenek icat etmek.

Derrida şunu öne çıkartır: Sorumluluk (répondre de) yanıtlamaktır. Sorumlu olmak ötekinin çağrısına, talebine, sorusuna bir yanıt vermeyi gerektirir. Ancak bu, hazır bir yanıt olamaz, yanıt açmazın içinden verilmelidir. Dolayısıyla verilebilecek yanıt aynı zamanda bir yanıt olmayandır da.  Derrida’ya göre Avrupa, Avrupa olmayana yanıt verme sorumluğunu taşır. Ancak yanıt Avrupa’yı Avrupa olmayana açmak demek olacaktır. Kalınması gereken açmaz şudur: Bir kimlik ne dağılmalı ne de tekelleşmelidir, yani Avrupa ne kendinden vazgeçmeli ne de kendisini Avrupa olmayana kapatmalıdır. Sorumluluktaki açmaz bu yüzden aynı zamanda bir kimlik açmazıdır.

Derrida Avrupa kültür sermayesinin (bu sermaye insan haklarını ve aydınlama ideallerini de kendinde taşıyor elbette) programına imzasını atabileceğini ama yalnızca tek eliyle bu imzayı atabileceğini söyler. Diğer elimi başka bir şey, Avrupa dışındaki bir şeyi aramak veya yazmak için saklayacağım der [1]. Burada ister istemez insanın genelde sağ ya da sol, tek eliyle düzgün yazmaya eğilimli olduğu akla geliveriyor. Gerçekten de yapısöküm her iki elle de yazmayı sağlayabilir mi? Bir başka deyişle Derrida Avrupa-merkezciliği yapısökümüne uğratırken gerçekten Avrupa-merkezcilikten kendini kurtarabiliyor mu?[2] Adalet talebinin yerine getirilmesi, adalet sorusunun yanıtı olması gereken yapısökümde sanki sıkıntılı bir şey var. Yapısöküm mantığı ikincillerin/küçük kardeşlerin, sıradüzeni sarsmak için izleyebilecekleri tek yolun hep oldukları yerde, yani ikincil kalmalarını gerektirir. Baskın kimliğin sarsıntıya uğratılıp güçten düşürülmesi ikincillerin daraltılmış kendi alanlarına büyük bir güçle tutunmalarına bağlıdır. Yapısöküm stratejisinin en önemli unsuru sıradüzeni ikincillerin lehine ters çevirip onu başka biçimde yeniden inşa etmemektir çünkü. Düzen kararsız kılınır ancak her zaman aynı düzendir. Alışılagelmiş sorumluluk kavramındaki büyük kardeş küçük kardeş ilişkisi sanki dönüp dolaşıp yapısökümde tam yerine oturur.

Neden Derrida açmazın deneyimini betimlemek için çöl metaforunu seçiyor? Neden kaçınmaya çalıştığımız halde hâlâ şiddetli bir güneşin altındayız? Gölgeli görünen tüm bu çokluk ve muğlaklık neden bizi eskisinden de keskin bir ışığın altına itiyor? Bu sorular aklımızın bir köşesinde dursun.

 

İki. Entelektüel kime söylüyor? Kendisi anlayamayana, kendi kendine öğrenemeyene, her şeyin kendisine açıklanmasını bekleyene. Entelektüelin hitap ettiği ettiği kitle onun üretildiği yerdir de. Bu yüzden söylediği her söz onun varoluş alanını sağlama alır, bu alanı yeniden üretir. Bu, Jacques Ranciére’in aptallaşma düzeni dediği gibi bir şeydir aslında. Ranciére’e göre bir zekânın bir başka zekâyı tabi kıldığı yerde aptallaşma vardır. Bu aptallaşma düzeni dünyayı anlayanlar ve anlamayanlar, zekiler ve az zekiler, bilenler ve bilmeyenler diye böler. Kendi başımıza anlayamayacağımız için birisi; öğretmenimiz ya da sevgili entelektüelimiz bize dünyaya açıklar. Ranciére’in dediği gibi birine bir şeyi açıklamak her şeyden önce ona kendi başına anlayamadığını göstermek demektir. Açıklama düzeni aptallığımızı, aptallığımız da entelektüelin ya da öğretmenin mevcudiyetini garanti eder.  “Çocuklar öğretmenleri olmadan anlayamaz mı?” diyen Ranciére’in sorusunu şöyle dönüştürebiliriz: İnsanlar entelektüeller olmadan anlayamaz mı? Kendi başımıza yolumuzu bulamayacağımıza dair bir inancımız var. “Birinin bunları açıklaması gerek” diyen bu düzen aslında bağımlısı olduğumuz bir terbiye düzeni. Böylece özgür olduğumuzdan çok bilgili olabiliyor, başkasının aklıyla huzurla yaşayabiliyoruz. “Sanırım her şey dünya denilen bir gezegende geçiyor” diyor ve emin olmak için televizyonu açıyoruz. Seçiyor olduğumuzu sanmak için oy kullanmak, düşünüyor olduğumuzu sanmak için gazete okumak yetiyor. Her zaman aptal değiliz elbette, neyse ki çocuklar ve kadınlar bizden aptal. Her zaman daha akıllı olma şansımız var, birileri aptal olduğu sürece. Her zaman bizi daha akıllı yapacak olan öğrencilerimiz, okurlarımız, halkımız, hastalarımız olacak. Yeter ki bu aptallık düzenini bozmayalım, entelektüelin yaşam alanını ortadan kaldırmaya kalkmayalım. Neyse ki bu o kadar kolay değil, çünkü açıklayana duyduğumuz aşk entelektüelin kendi adına duyduğu aşkla her zaman denkleşiyor.

 

Üç. Entelektüel ne söyler? Bu soruya o elbette hakikat diye yanıt verecek. Bizi mağaradan çıkarıp güneşe götürmek istiyor. Bu güneş metaforuna burun kıvırdığında bile bizi ışığa sürükleyecek. Çünkü kullandığı makinenin çalışma ilkesi bu.

Entelektüelin kullandığı bu makine önceleri basit basamaklı bir yapıya sahipti. Kavramlarınızı varsayılan değer sıradüzeni ile ilişkilendirdiğinizde makine size güzelce paketlenmiş evrensel bir hakikat üretiyordu. Kendini konumsuz ve kimliksizmiş gibi sunmasına rağmen üretimde hakim kılınmış örtülü bir kimlik mevcuttu ve bu kimliğin gizliliği hakikati daha ezici ve karşı konulmaz hale getiriyordu. Yeni entelektüeller ise makine içindeki akımın geçiş yollarını dağıtacak çoklu bir işletim biçimi benimserler. Elbette bunu yaparken makinenin iç enerjisini, yani tepkiselliğini kullanırlar. Basamaklı düzen hareketli hale gelir. Böylece tartışmalar yalnızca konumlar üzerinden yürütülür. Örtülü kimliği etkisiz kılmak için her seferinde daha çok kimlik, daha çok ayrım kullanılır. Yeni entelektüel en inceltilmiş kimliği bulmak ister: Daha inceltilmişi kadın, daha da inceltilmişi işçi kadın… işçi Kürt kadın… başörtülü işçi Kürt kadın… lezbiyen başörtülü işçi Kürt kadın… Sanki daha çok kimlik, kimlik faşizmini engelleyebilirmiş gibi. Sanki kimliğin kendisi faşistçe bir şey değilmiş gibi.

Makine elbette hâlâ hakikat üretir, bir yerine birden çok hakikat üretebilmesi ona otomatizminden bir şey kaybettirmez çünkü. Her makine gibi o da ölü parçalardan kurulur: Kavram, değer sıradüzeni, kimlik. İçine atılan her canlı şeyi zihnin raflarına dizilebilecek ölü paketlere dönüştürür. Bu yüzden o öyle olduğuna inanmak istemese de yeni entelektüel de eskisi gibi ölüler hakkında konuşur. Özgürlükten, adaletten bahsettiğinde bunlar belirli bir konum içinde öldürdüğü şeyler haline gelir. İşaret ettiği her şey her açıdan ayrı ayrı aydınlatılmıştır, her şeyi açıklayıp kurtarabilir. Bir yasağı, kurumlaşmış bir ezme pratiğini özgürlük diye savunabilir. İnançla dini, seçilmiş hükümet ile demokrasiyi, kültürel çeşitlilik ile ayrımcılığı birbirlerinin yerine kullanabilir. Sanki kavramları birbirine karıştırıp dolaştırmak güneşin yakıcılığından insanı kurtarabilirmiş gibi. Sanki ışık-gölge yaratmadan, gerçekten bir makine-kırıcı olmadan sadece konumları çoğalarak, zaten söylenecek ve söylenebilir şeyleri söyleyerek bir alan açabilmek ve bu darlık hissinden kurtulabilmek mümkünmüş gibi.

Söyleyen bize tuhaf görünüyor çünkü o sorumluluk duymuyor, iyileştirmeye yeltenmiyor. Kendine ait olanı sadece bir ilgi alanıymış gibi kendine iliştirmeye kalkmıyor. Öğretmiyor ya da açıklamıyor. Adı sürekli kayboluyor, bulduğunda onu yeniden yitiriyor. Dinleyicisi yok. Dinleyici bir şeye kulak kesilendir; ne duyacağını bilir, duyması gerekeni bekler. Uyanıklılık son bulmadığı, yalnızca uykuya geçişte gerçekleşen o zihinsel boşalma olmadığı sürece işitme mümkün olmaz. Söyleyen bu yüzden işitilmiyor. Sözü duyulmamış, uydurma bir dilin içinde. Bu dil şeyleri tersine çevirmiyor, eleştirmiyor, programlamıyor, bir yana yatırmıyor, içinde gezinmiyor, bireşime sokmuyor. Bir alan yaratıyor. Belki bu, tümüyle dilsel bir alan bile değil.

 

Tüm bunların ardından gerçekten huzursuz edici şu cümleler akla geliyor: 1. Söylemek için bir neden yok, 2. Kendisine söylenecek kimse yok, 3. Söylenecek bir şey yok.

Ama zaten söyleyen buna rağmen söylüyor.

 

Nil Göksel

Metinler

Jacques, Derrida. Öteki Hedef (Başka Baş), Çev. Melih Başaran, İstanbul, Bağlam Yayınları, 2003.

Çile, Çev. Melih Başaran, İstanbul, Kabalcı Yayınevi, 2008.

Direk, Zeynep. “Derrida ve Sorumluk Olarak Avrupa Fikri”, Cogito, Sayı 47-48, İstanbul, YKY, 2012.

Jacques, Rancière. Cahil Hoca, Çev. Savaş Kılıç, İstanbul, Metis Yayınları, 2014.

 

[1] Derrida, J. Öteki Hedef (Başka Baş), Çev. Melih Başaran, İstanbul, Bağlam Yayınları, s. 68.

[2] Bu soruya bir yanıt içeren Zeynep Direk’in “Derrida ve Sorumluluk Olarak Avrupa Fikri” adlı makalesinden bir iki cümle: “Öyleyse Avrupa-merkezciliğin dekonstrüksiyonu Avrupalı olmayan bir kültürü ve varoluşu Aydınlanma standartlarıyla yargılamaya engel değildir. Öyleyse Avrupalı tarihsellik politik geleceği olmanın bir koşuludur. Demek ki yapıbozum Avrupa-merkezciliğin eleştirisinde bile Avrupa-merkezci bir düşünce olarak kalır. O zaman belki de her şeyi baştan okumak, Derrida ezberimizi bozmak gerekir.”  Cogito, YKY, Sayı 47-48.

 

Mağara şurada: null 3

Etiketler:, , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: