boşluğun çağrısı

düşüş

Tekhné iki yüzlü. Bir yüzü iş yapma yolu yordamı, üretim diğer yüzü boşluğun yaratımı. Biri yazı mesela diğeri şiir. Geçmiş ile geleceğin arasındaki Janus gibi, bir yüzü birikim diğer yüzü bir çağrı. Ama neyin onları yakın tuttuğunu da söylemeli, her ikisi de bilgi biçimi, belirli bir tür bilme yolu.

Şiir ile bilmek… Bu mümkün mü? Doğrular ve iyileri güzeller ile karıştırmıyor muyuz? Aydınlanmanın şafağında dikkatlice birbirlerinden öteye koyulmuşlardı oysa. Kant Aristoteles ayrımlarını yeniden taklit ederek yaptı bunu üstelik. Teorik ve pratik akıl kendileri için sıkı belirlenmiş sınırların içine geçtiler ve sanata ilişkin olan ise epistemolojiden ve etikten tümüyle ayrı inşa edildi. Sanatı estetik vertigo, duygusal hezeyan, haz türetici olarak yan etkileri ile teşhis etmek genel kanı haline geldi. Ancak sonrasında dönüş keskin oldu. Güneş merkezli hakikat evreninden çıkıp büyük kararmaya doğru yavaş yavaş yol alırken fikir işleri sanatın kendisi gibi görünmeye başlamıştı bile. Dada daha ilk kriz anında fikri sanata sokmuştu mesela, arkadan gelen her şey de dile döndü. Nesneler alfabesiyle fikir zikretme olarak ve türlü türlü biçimlerde lakırtı, fasarya, lafügüzaf olarak. Kendisine hiçbir şey kalmayıncaya kadar sanat fikrin, dilin kendisi oldu. Aksilik bu ya, tam bu sıralarda fikir serpilip gelişeceği bir dil bile bulamaz haldeydi. Üstelik her şey tepeden tırnağa dil kesilmişken. Yüksek ihtimal her şey dil, her şey metin olduğunda yalnızca dilin dışarısında, ötesinde değil herhangi bir yerde bir şeye/bir taşıyıcıya ulaşma imkânı kalmamıştı.

Sanat, kendi çağına aşırı uyumlanmaktan kararıp heba olmuş bu büyük enerji, daha önceleri yaptığı gibi hem kendisi hem geri kalan bilgi türleri için yürünebilecek bir portal icat edebilir mi? Belki de tarihten böyle bir mucize beklemek boşa. Mucizelerin gerçekleşme koşullarını takıntılı bir şekilde düşünmek, bütün gizemi dolayısıyla umudu ve çaresizliği öldürür, beklenen olayı sıradanlaştırır. Sıradanlığa mucizeden daha fazla muhtacız. Takkeyi önümüze koyup tekhné’nin bilgi ilişkisi üzerine düşünmeli belki de bu yüzden.

Boşluğun yaratımı olarak tekhné zihne her zaman kısa devre yaptıran şeydir. Kısa devre malzemeden, içerikten bağımsız olarak birkaç kuralın işletilmesiyle ortaya çıkar. Yapıt şöyle der: 1. Bu şey olmadı ama olabilirdi. 2. İşte bu yüzden şimdiye kadar ertelediğin, rastlaşmadığın, tam kompozisyon ortaya çıkmadığı için bağlayamadığın, görmediğin ya da sakladığın ve artık göz ardı edilemeyeceğin çatışmanın, sorunun faş edilme zamanı. Kısa devre budur: Bir şey olmamıştır ama yine de zihin bir şeyle karşılaşmış, bir şeye maruz kalmış gibi işlem yürütür.  Yalan, yanılsama az ya da çok, doğrudan, gizleyerek ya da yadsıma halleriyle kendisini ifşa, itiraf ederek her daim bu meseleye eşlik eder. Yalan, ya tümüyle her şey yalan olduğu ya da hiçbir şey yalan olamadığı için ortadan kalktığında zihin bir bilme olanağını yitirmiş demektir. Baudrillard yanılsamanın yok olduğunu söyleyerek bugünün sanatını eleştirirken böyle bir şeyi kastediyordu. Umberto Eco ise göstergeyi tanımlarken buna ilişkin bir işaret verir: Gösterge kendisiyle yalan söyleyebileceğiniz şeydir. Hemen arkasına şunu eklemeliyiz: Gösterge ile yalan söyleyebilmek epistemolojik bir fırsattır. Kathartik bir sürece imkân verebilir bu çünkü. Katharsis duygu boşalımı, psikolojik tatmin ya da enerjinin boşa israfı olmasa gerek. Bunun için türlü türlü teknikler var, oysa tekhné’ kendini başka bir işe koşuyormuş gibi görünüyor.

Bilmek bağlamaktır. Zihin üzerine sökün eden sonsuz veriyi kendisiyle, daha önceden kurduğu bilgi ağı ile ilişkilendirmeden belleğe geçiremez. Bu ağ zihne şimdiye kadar dokunan her şey tarafından ince ince örülmüştür: Korku, arzu, hayal kırıklıkları, öfke, şüphe, hayranlık, beklenti, tutku, pişmanlık ve de mantıksal ilişkilendirmeler, ustaca ileri sürülmüş savlar, akıl yürütmeler, hesaplamalar, çıkarımlar… Hiç bir fikir bu bulaşıklıktan muaf bir çekmecede beklemez. Bir şeyi bilmek tüm ağı yeniden hareketlendirmek demektir. Kütlesi ağır olanlar zor hareket eder, en hafifler kendilerine karşı bir rüzgâr esiyorsa savrulup gider. Yine de ağır çekim, aynı şeylere maruz kaldığımız bir dünyada, yerleşik zihnin rahatlığı içinde bilmeye neden olacak temas hep azdır.   Bazen bize bir yalan temas eder. Bizi bir şey deneyimlemeye mecbur bırakır. Bazı hislere tutuluruz. Fikirlere yanlış bağlanmış duyguları, hiçbir yere bağlanamayan başıbozukları, çelişkileri, soruları görmek zorunda kalırız. O zaman ağ tekrar düzenlenmek ister. Bellek kendini yeniden biçimlendirir. Kathartik süreç böyle işler. Olmayan şeyin deneyimiyle. Bir tragedyada kahramanın yüklendiği soruları yüklenmeni, onun düştüğü açmazdan geçip gitmeni değil doğrudan o açmazın içine düşmeni talep eder.

En basit düzeyde bile tekhné‘yi tekhné‘den ayıran şunları sorabilmendir: Şimdi ne oldu? Boşluk… Bir şey biliyordum… Boşluk… O şey nasıl tuzla buz oldu? Boşluk… Artık neyi bilmeliyim? Boşluk… Boşluk… Boşlukla yüz yüze gelme, düşme, yıkılış katharsistir.

Boşluğun yaratımı en uç noktada zihni üçüncünün yaratımına doğru zorlar. Açmaz, çatışma, ödenecek bedeller değildir trajiği ortaya çıkaran. Trajik nitelik üçüncü bir seçeneğin nasıl ya da nerede inşa edileceğine ilişkin sorunun bertaraf edilemez hale gelişidir.

Apollonik bir rüya seni bu noktaya getirmez. Şaşıracağın korkacağın tiksinti duyacağın korku tünelleri, dev boyutlu oyuncaklar, başlangıçta trajik darbeyi zaten vurmuş oyunculukların yeniden yeniden gösterimi, sorusu kalmamış ritüeller, sanat hayat ilişkisini soyut düzeye henüz ulaşmamış bir çocuk gibi tasarlamak, tazelik fikrinden tümüyle koptuğu için şok duygusuna odaklanmak, yığmak tepeleme tıka basa göz gözü görmez hale gelinceye kadar yığmak, hep bir borsa simsarı kurnazlığı içinde olmak, iş değil marka üretmek, mide bulandırıcı sinizmi ört pas etmek için numaradan muhalefet etmek, piyasayı beslemek, piyasanın bağırsağı, yemek borusu, kulak memesi olmak… Bu rüya seni tasdik ve takdis edip duracak. Boşluğa bakmaya cesaretin olmadığı, boşluğu arzulamadığın için seni boşluğa çağıracak bir şey yok. Artık bu apollonik rüya içinde hep takılı kalacaksın. Ne bir mucize ne de kımıldayan tek bir yaprak var.

Etiketler:,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: